Puan vermedi·128 syf.·
2025 44. kitabı
"Dünyadasın. Bunun tedavisi yoktur." diyor Samuel Beckett. Oriana Fallaci de doğmak üzere olan çocuğun doğmasının mı yoksa doğmamasının mı iyi olacağını sorguluyor. Merhamet; acı da çekeceğini bildiğin 'şey'e neden olmak, hayat vermek midir yoksa bunu reddetmek midir? Başkası yerine karar vermek bu kadar kolay olmamalı diye düşünüyorum. Konu “çocuk beni dünyaya getirin de demiyor getirmeyin de” değil. Konu, çocuk kabul etse de etmese de ‘soramıyor oluşumuz.’ Fikrini almamamıza rağmen tercih çok çok büyük oranda hayat verme/ mevcudiyet kazandırma/ dünayay getirme/ varlık yönünde oluyor; ‘yokluk’ yönünde tercih yapan sayısı çok çok az. (Bunu da genelde Avrupa-Amerika bölgesinde görüyoruz.) “Kimse, kimselerin fikrini sormamış bu konuda, onlar da doğmuş, yaşamışlar, gene doğup doğmamak konusunda seçme hakkı tanınmayan birini dünyaya getirdikten sonra ölmüşler. O doğan da aynı şeyi yapmış, milyonlarca yıl, sıra bize gelene dek sürüp gitmiş bu.” diyerek Fallaci, doğumun bir nevi ‘gelenek, tabu’ halini aldığını belirtiyor. Belki bu geleneğin altında yatan nedenler şunlardır: Kimse “sağlık sorunu var” demesin; mahalle, arkadaş, iş, aile ortamına girildiğinde rencide olmamak/küçük düşmemek; mahalle baskısı; büyüklerden gelen ‘kural’ın sorgusuz sualsiz kabulü (herkes nasıl biz de öyle anlayışı); cinsel yönden tatmin ( çocuk yapmadan da tatmin olunabilir); “keyfim/ canım öyle istiyor” bencilliği- menfaati; başkasına göre iş yapma (başkaları anne/baba oluyor, bu duyguyu tadıyor ben neden mahrum olayım); anne/baba diyen biri olsun (kendini yüceltme); can sıkıntısını giderme; eşlerin anne/babalarının “torunumuz var” demelerini sağlama; soyun devamı; çevreye kalabalık görünme; işlerin/servetin başına geçme; kan davası; yaşlılıkta bakım; toplumda ‘var olmak, kabul görmek’ (beni de
Doğmamış Çocuğa MektupOriana Fallaci · Can Yayınları · 20222,409 okunma
“Anlat. Çünkü anlatmak hayatta kalmaktır.”
Puan vermedi·184 syf.·
2025 26. kitabı
Édouard Louis’nin kendi yaşamından kesitlerle kaleme aldığı Şiddetin Tarihi, sadece bir tecavüz hikâyesi değil — bir toplumun, bir ailenin, bir kimliğin, bir erkekliğin çürümüşlüğüne tutulmuş kanlı bir ayna. Bu kitapta şiddet yalnızca fiziksel değil. Kelimelerle de vuruyor. Sessizlikle de. Aileden gelen yargıyla, toplumdan gelen suskunlukla, “erkek ol” baskısıyla… Louis’in yaşadığı travma kadar, anlatamadığı travmanın ağırlığı da yüreğe çöküyor. En çok ne yaralıyor biliyor musunuz? Saldırganın sertliğinden çok, ailenin sessizliği. Çünkü Louis’in en büyük çığlığı orada duyulmuyor. Çünkü çoğu aile gibi, onunki de “duymamayı” seçiyor. Olanı örtmek, unutmak, bastırmak istiyor. Oysa bu hikâyede en çok bastırılan şey Louis’in varlığı. Ve fail? Onu sadece bir “canavar” gibi görmek kolay. Ama Louis buna izin vermiyor. Reda da bir sistemin çocuğu. Erkekliğe tıkılmış, korkularıyla susmuş biri. Şiddet onun diline dönüşmüş. Çünkü başka hiçbir dil öğretilmemiş. “Beni önce sessizliğe mahkûm ettiler, sonra neden bağırıyorsun diye sordular.” • Şiddeti sadece şiddet olarak mı görmeliyiz, yoksa bir çığlık olarak mı? • Sessizlik, en derin şiddet biçimi olabilir mi? • Ve en çok kim incitiyor insanı: düşmanı mı, ailesi mi? Şiddetin Tarihi, içimizde susturulmuş tüm “ben”lere bir ağıt gibi. Ve bazen, en büyük iyileşme bir “anlatma hakkı” ile başlıyor. Şiddetin Katmanları: Kitapta şiddet sadece failin eylemiyle sınırlı değil:
Şiddetin TarihiÉdouard Louis · Can Yayınları · 2023524 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·267 syf.·
2025 6. kitabı
YAŞAM OYUNLARI 1. Alkolik Alıntı: “Bu oyunun temelindeki gizli gündem, sadece içmek değil, çevreyle olan etkileşimi bu eylem üzerinden kontrol etmektir.” Analiz: Bu oyun yalnızca alkol alma eyleminden ibaret değildir. Asıl mesele, alkolün çevreyle olan ilişkiyi şekillendirmesidir. Berne’ye göre “Alkolik” oyunu üç aşamalıdır: 1. Alkolik içki içer. 2. Yakınlar müdahale eder. 3. Alkolik ya saldırganlaşır ya da kendine acındırır. Gizli kazanç: İlgi, kontrol, suçluluk yükleme ve sorumluluktan kaçma. Bu oyunda yer alanlar sadece alkolik değil, onun çevresindekilerdir de. Yani eş, arkadaş, doktor… hepsi oyunun bir parçasıdır. Özellikle eşi “Bak nasıl uğraşıyorum, fedakârlık yapıyorum” mesajıyla kendi oyununu oynar. ⸻ 2. Borçlu Alıntı: “Borçlarını sürekli geciktiren kişi, borç verenin öfkesini körükler ama aslında bu durumdan gizli bir tatmin alır.” Analiz: Bu oyunu oynayan kişi, borç alır ama geri ödemez ya da geciktirir. Zamanla borç veren öfkelenir, ilişkiler bozulur. Borçlu kişi ise mağdur rolünü sürdürür: “Zaten elimde yok, ne yapayım!” Gizli kazançlar: • İlgi ve sempati toplamak • Kurban rolüne sığınmak • Güçlülerin (borç verenin) öfkesini tetikleyip “baskıcı” gibi görünmelerini sağlamak Berne’ye göre bu oyun, sadece maddi değil duygusal borçlar için de geçerlidir. “Ben sana bu kadar şey yaptım, sen bana bunu bile yapmadın” şeklinde duygusal borç çıkarma da bu oyunun bir çeşididir.
Psikoloji
İnsanların Oynadığı OyunlarEric Berne · Koridor Yayıncılık · 2015498 okunma
i, komünist manifesto
10/10
·136 syf.·
2025 1. kitabı
“diyalektik, her şeyin geçici olduğunu, ortaya çıktığını ve ortadan kalktığını, sürekli bir dönüşüm içinde bulunduğunu gösterir; hiçbir şeyin sabit, mutlak, kutsal olmadığını, her şeyin eleştiriye açık olduğunu kavratır. bu kavrayış yalnızca teorik değil, aynı zamanda devrimci praksiste de özgürlüğün gerçek temelidir.” —friedrich engels, doğanın diyalektiği 1848 avrupası; tüm kıtada devrimci rüzgârların estiği, sınıf çelişkilerinin keskinleştiği ve tarih sahnesine insanlığın en görünmez ama dönüştürücü öznesinin -proletaryanın- adım attığı dönemin adıdır. kıtanın dört bir yanında ayaklanmaların, halk hareketlerinin, sınıf isyanlarının kıyısında durulduğu bu tarihsel eşikte; eskiyle yeninin, geçmişle geleceğin, baskıyla özgürlük arayışının iç içe geçtiği, sarsıcı bir geçiş atmosferi hüküm sürmektedir. işte bu çalkantılı çağda, tüm bu çatışmaların içinden doğan bir heyula dolaşmaktadır avrupa’da; komünizm heyulası. bu heyula, yalnızca egemen sınıfların kâbusu değildir; aynı zamanda işçilerin, dışlananların, kenara itilmiş "alt sınıfların" iç dünyasında bastırılmış bir hakikati uyandıran simgesel bir titreşimdir. bastırılan her tarihsel hakikat gibi, sınıf savaşımı da geri döner: ilk dönemlerinde bir heyula gibi hissedilir ve görünmezdir. daha sonrasında günü geldiğinde bu hakikatin halk nezdinde dışavurulmasını tetikleyen bir devrim ile bedene bürünür; sokaklarda, meydanlarda, manifestolarda ete kemiğe döner. komünist manifesto, işte tam da böyle bir heyulanın kelimelere dönüşmüş, bu öfkenin kaçınılmaz rehberi olabilmiş hâlidir: politik bir sezginin somutlaşmış çağrısı ve tarihsel belleğin devrimci yankısıdır. büyük çaplı devrimlerin arifesinde, politik gerilimle ekonomik dönüşümün birbirine dolandığı bir çağda kaleme alınan bu metin; yalnızca kuramsal bir belge değil,
Sosyoloji
Komünist ManifestoKarl Marx · Can Yayınları · 202416,4bin okunma
9/10
·538 syf.··
Beğendi
·
2024 140. kitabı
1.Uluma Vahşi Kadının Dirilişi:Eğer çöllerde kaybolmuşsanız, yorgunsanız, şansınız yaver gider mutlaka La Loba ile karşılaşır ve seversiniz. La Loba yaşlı kemik koleksiyoncusudur .Arketipsel simgecilikte kemik tahrip edilemez gücü temsil eder .Kolaylıkla kendilerini temsil etmezler.Mit ve öykülerde tahrip edilemez olan ruhun tinini temsil eder.Ruh tininin yararlanabileceğini hatta sakatlanabilir ama asla yok olmaz.Öyküde kurt kemikleri vahşi benliğin tahrip edilemez, yok edilemez olduğunu ve bozulmayacak olanı temsil eder .Vahşi benliğin ruhsal kemikleri içimizdedir.Zamanı geldiğinde bu yaratık tekrar ete kemiğe bürünerek kendimizi ve dünyamızı değiştirir .Kadınları değiştirecek kemik içindedir.Bu nefes içimizdedir .Kaybolmaz,tahrip olmaz ama onu bularak bir araya getirmek ona nefes vermek hayatın her döneminde olabilir. Kadının içinde hayvani iç güdüsel benlik vardır ve bu benlikte vahşi olan yön vardır. Bu benlik hareket eder ,konuşur ,öfkelenir ,özgürdür ve bilgili bir benliktir. İçimizdeki yaşlı bugün de kemikleri topluyor.Ruh evinin inşacısıdır .Ruh yapıcı, kurt yetiştirici, vahşi şeylerin koruyucusudur yaşlı kadın kemikler üstüne şarkı söyler ve o şarkı söyledikçe kemikler ete bürünür. Hayatımız boyunca yaşadığımız hayal kırıklıkları,özlem ,üzüntüler sonrasında zmanı geldiğinde o yeniden oluşumu başlatacak ruhumuzun sesini dinlemeliyiz.O zaman ruh kemiklerimiz yeniden canlanacak ve vahşi oluşum gerçekleşecektir. Çölde hayat küçük ama muhteşemdir, olan bitenlerin çoğu yeraltında sürer gider .Birçok kadının hayatı da buna benzer.Bir kadın psişesinin yolu kulağına gelen tınılar ya da geçmişte maruz kaldığı zulümler veya yer üstünde daha geniş bir hayat yaşamasına izin verilmemiş olması yüzünden çöle düşmüş olabilir .Bazı kadınlar psişik çölde bulunmak
Edebiyat
Kurtlarla Koşan KadınlarClarissa P. Estes · Ayrıntı Yayınları · 202110,7bin okunma
Anlam Arayışının İzinde Bir Yabancılaşma Manifestosu
10/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 08 Ocak 2026 21:04
Aylak Adam, Yusuf Atılgan'ın ilk romanı. Benim de yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı yazmasına vesile olması, modern Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olması vb sebeplerle, merakla elime aldım kitabı. Açıkcası ilk 20-30 sayfa 'bu adam ne anlatıyor ya?' hissiyle ve biraz zorlanarak okudum. Bunun sebebi ise; kitabı okumaya palas pandıras dalmamdı. Yazarın diline, kitabın konusuna, yazım tekniklerine hazırlıksız yakalanmıştım, bu da tabi ki kafamın karışmasına sebep olmuştu. Bir arkadaşımın da yönlendirmesiyle tam o noktada durup yazarı, yazma yöntemini ve yazıldığı dönemdeki edebiyat havasını araştırdım, üzerine birkaç inceleme okudum ve kitaba öyle geri döndüm. Bunu yaptıktan sonra ise kitap 'tanıştığıma memnun oldum, buyur gel içeri' der gibi beni dünyasına kabul etti; son sayfasına kadar sarsıcı, etkileyici ve lezzet dolu bir okuma süreci yaşadım. Bu sebeple, benim gibi kitaba hazırlıksız başlayacaklar için, okuma zevkini arttıracağını umduğum birkaç bilgiye yer vermek istiyorum. Yazara Dair Yusuf Atılgan; 27 Haziran 1921'de Manisa'da doğar. Şehir merkezindeki kitapçıdan ödünç aldığı kitaplarla okuma alışkanlığını pekiştirirken, ilk edebî metinlerini de burada yazmaya başlar. Lise son sınıfta yazdığı, köyde geçen suç romanını yayımlatmadan yok eder. (Bu bana 15 yaşında yazdığı ilk öyküleri imha eden Kafka'yı anımsattı.) İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okumaya başlayan Atılgan, burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Halide Edib Adıvar'ın öğrencisi olur. Özellikle Tanpınar'dan etkilendiği söylenebilir zira Atılgan; Tanpınar’ın ‘ilk modenirst' çalışmalarına paralel/devamı olacak şekilde eserler yazarak edebiyata yeni bir soluk getirir. Mezuniyetinin ardından öğretmenliğe başlayan Atılgan, “komünistlik işlerine
Aylak AdamYusuf Atılgan · Can Yayınları · 201971,1bin okunma