“…
Ve kırağı tutan umutlar sökülüyor
Solgun bakan bir kentin puslu akşamından
Ezik yüreğime doluşuyor kurumuş yapraklar
Sararıp dökülüyor gözlerimin önüne
Yaşadıklarım hüzünlerce
Çekirdeği kararmış yaşamın
Hangi sevda uğruna bilinmez
Ya da hangi sevdasızlıkla
Ben hep aynı aşk için fırtınalara kalmıştım
Sarınıp her yanıma sevdiğimi
Ölüme rağmen gülene kadar
Rengi kesti yüzümü duygularımın
Islanıyor mu kanatlarım uçamayacak mıyım
Ah vapur ıslığı sabahlarım
Gözçukurlarımda kundaksız ağlıyor
Sığ bir suya lacivertleşen gözbebeklerim
Ve parmak izlerim alınıyor
Gökyüzü neferi yüreğim düştü
Çünkü sevgilim”
“… kıskançlığın karanlık ve dolambaçlı tünellerini, derin bir terk edilmişlik duygusunu ve kara bir öfkeyi, tiksintiyi, itilmişliği hissediyordu ve bütün bunlar içinden kapkara, derinden ve onu titreterek akıyordu.”
Kemal Varol’un -yer yer- Sahiden Hikâye ile başlayan; Ucunda Ölüm Var ve Âşıklar Bayramı ile devam eden bir yolculuk hikâyesi, Babamın Bağlaması. Aslında iki yolculuk hikâyesi de denebilir. Birinci yolculuğa ağır bir “yük” eşlik ediyor: Avukat Yusuf’un hem kurtulması hem de hesabını kapatması için bir fırsat olan bir yük. İkinci yolculuk ise yarım kalmış, hesabı kapatılmamış bir aşk, yani içsel bir yolculuk. Tabii bu yolculuklara diğer romanlarındaki neredeyse bütün önemli karakterler de dahil oluyor.
Bir karşılaşma, yüzleşme, hesaplaşma ve yol romanı olan “Babamın Bağlaması”nda, günümüz Türkiye’sinin kimi gerçekleri de eşlik ediyor okura. Düşündürüyor, acıtıyor, yüzümüze çarpıyor…
Roman; bana göre iyi başlanmış ama iyi bitirilmemiş. Çünkü birinci bölümdeki babasını toprağa teslim etme hikâyesindeki derinlik Aylın’la olan kısımda kaybolmuş. Kahramanların ve durumun anlatımında sığ ifadeler rahatsız etti beni. Sanki Kemal Varol bu bölümde dilini kaybediyor ve eser vasat bir aşk romanına dönüşüyor.
“Nereye gidersen git, yolun sonunda yine kendinle karşılaşırsın.” demiş (sanırım) Eliot. Sırf bu hissi iliklerimizde yaşamak için bile Kemal Varol romanları kabulümdür ve okunmaya değerdir.