Paris'te antropoloji profesörü olan arkadaşı Altan kendi başından geçen garip bir olay anlatmıştı. Bir gün Colmar mahkemesinden davet almış. Bir kadın yargıç kendisini danışman olarak dinlemek istiyormuş. Konu bir kızın öldürülmesiyle ilgiliymiş. Alman sınırına yakın Colmar'da oturan bir Türk işçi ailesinin kızları bir Fransız genciyle görüşmeye başlamış. Aile buna karşı çıkmış ve kızı Fransız gencinden ayırmaya çalış-mışlar. Kızın direnmesi üzerine aile toplanıp karar almış ve öldürme görevi kızın abisiyle yeğenine verilmiş. Onlar da kızı götürüp otoyol kenarında boğmuşlar. Doktor raporuna göre kızın ölmesi on beş dakika sürmüş. Şimdi bütün aile yargılanıyormuş.
Kadın yargıç bu sanıklara Fransızlar gibi davranılamayacağını, onların kültür, gelenek ve âdetlerinin farklı olduğunu, Türk geleneklerinde töre cinayetinin o kadar da ağır bir suç olmadığını düşünüyor ve Türk asıllı antropoloji profesöründen bu konuda bir görüş almak istiyormuş.
Altan ise kadına bunun her kültürde ve her zaman bir canavarlık olduğunu, ailenin Türk olmasının cezayı hafifletme sebebi sayılamayacağını anlatmaya çalışmış. Ama sonunda anlamıştı ki kadın yargıç aileyi yirmi yıl Fransız hapishanelerinde bakmak, beslemek yerine, memleketlerine göndermek istiyor, "Bu insanlar zaten medeni dünyaya ait değil. Kendi ülkelerine yollayalım, ne halleri varsa görsünler," diye düşünüyor.
Gerçi Altan'ın diretmesi sonunda aile Fransa yasalarına göre hak ettiği cezayı almıştı ama Fransız yargıç pek de haksız sayılmazdı. Altan'ın dediği gibi, "Bütün Akdeniz'de namus kavramı, kadınların bacaklarının arasındaydı," ve bu tür cinayetler hâlâ bağışlanabilir bir suç olarak görülüyordu.