"İsa, Augustus'un hükümranlığı döneminde doğmuştu, Augustus ise, deyim yerindeyse, yeryüzündeki birçok krallığı tektip düzleme indirgemiş, böylece tek bir imparatorluğa sahip olmuştu. Şayet birçok krallık olsaydı, bu durum İsa'nın dünyanın dört bir yanına yayılmasını engellerdi."
(Origenes, Contra Celsum / MS 248)
Schopenhauer barbarizme, vahşiliğe, şiddete ve deliliğe kapılmanın kaçınılmaz olduğunu çünkü bunların insan doğasındaki sökülüp atılamayacak eğilimi açığa vurduklarını düşünüyordu. Schopenhauer, teorik egoizm veya tekbenciliğin ancak tımarhane sakinlerince sürdürülebilecek bir tutum olduğunu ve onlara fikirlerinin felsefi olarak çürütülmesinden ziyade tedavi gerektiğini; birçok insanın pratik olarak egoist olduğunu ve sanki sadece kendi çıkar ve esenliklerine önem vererek yaşadıklarını ileri sürüyordu. Schopenhauer şunları söylüyordu: "Egoizm devasa bir şey, dünyayı aşıyor; eğer her bireye kendi yıkımları ve dünyanın geri kalanının yıkımı arasında seçme hakkı tanınsaydı, çok geniş bir çoğunluğun kararının ne olacağını söylemek istemiyorum."
Filozof, insan davranışındaki egoizmin egemenliği fikrini ve yarattığı korkunç davranışı ifade etmek için abartılı bir örnek arayacaktı. Kurbanının yağını botuna sürmek isteyen birçok kişinin, başkasını hunharca katletme kapasitesine sahip olduğuna dair örneğin tam on ikiden vurduğunu düşünmüştü, ama sonra "acaba gerçekten de abartılı mı?" diyerek merak ettiğini de söyleyecekti. 1848 isyanı devleti tehdit etmişti; devlet ortadan kalkarsa egoizm zincirlerinden boşanırdı. Devlet olmadığında insan hayatı, Hobbes'un deyimiyle, "bellum omnium contra omnes", yani herkesin herkese karşı savaşı olurdu.
Uç buçuk yüzyılda -köle ticaretinin devam ettiği süre- Afrika'dan milyonlarca ve milyonlarca siyah insan taşındı. Bu miktara, yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse, akıl almaz toplamlara varılır. Siyahların topraklarından koparılması, Ortaçağ'da Avrupa'yı kasıp kavuran kara veba salgınından da beterdi. Hiç değilse, kara veba salgını geçip gidiyordu, ama köle ticareti devam ediyordu. Öte yandan, köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kisileri aradıkları göz önünde tutulursa, Afrika'nın en yaratıcı ve en gerekli güçlerinden yoksun bırakıldığı sonucuna varılır. Böyle bir kanamaya kıtanın nasıl dayanabildiği merak konusudur.
Yine de asıl felaket bu olmamıştır! Tek felaket bu olsaydı bile, Afrika uygarlıklarının 1500 ve 1900 yılları arasındaki çöküşünü açıkla-maya yeterdi. Oysa, köle ticaretinin daha da ağır bir etkisi oldu. Kıtayı bir ucundan öbür ucuna iç savaşa sürükledi ve bütün Afrika'yı ateşe verdi. Daha da beteri, Afrika'nın ilerlemiş halkları üzerinde daha ilkel olanların üstünlük sağlamalarına sebep oldu.
Gerçekten de, serüven peşinde koşan Avrupalılar içerilere kadar gitme yürekliliğini göstermiyorlardı. Araplar gibi onlar da köleleri yerli hükümdarlardan sağlıyorlardı, ama istekleri öyle büyük, köle açlıkları öylesine doyumsuzdu ki en vahşi ve en barbar krallarla kabile reislerini köle sağlamak için gerilla savaşları yapmaya ittiler. Kıtada kan gövdeyi götürdü. Önce, en uygar halklar buna karşı koymaya çalıştılar, ama bu o kadar kolay değildi: Baskın yapanlar daha barışçı olan rakiplerini kolayca alt edebiliyorlardı. Daha iyi örgütlenmiş ve daha uygar olan siyasal gruplara cepheden saldırmak söz konusu olsaydı, köle peşinden koşanlar püskürtülebilirdi. Ama bunlar kıyıda köşede kalmış topluluklara saldırmakla