İnsanın cebinde para olmaması, çoğu zaman en kolay fark edilen yoksulluktur. Ama Mustafa Kutlu’nun anlattığı yoksulluk bundan çok daha derindir. O, cebin değil, ruhun boşalmasından bahseder. Hayata dair umudun, insana duyulan güvenin, paylaşmanın ve merhametin yitip gidişinden… Yoksulluk, burada bir eksiklik değil, insanın içinden eksilmesiyle ortaya çıkan bir yaradır.
Kutlu’nun hikâyesinde, büyük şehirlere savrulmuş insanların yalnızlığı, köylerde unutulmuş yaşlıların sessizliği, apartman dairelerine sıkışmış hayatların soğukluğu vardır. Modern zamanın kalabalıkları içinde, aslında birbirine dokunamayan, göz göze gelmeyen, sadece yan yana yaşamak zorunda kalan insanlar… Bu, gürültülü ama derin bir sessizliğin hikâyesidir.
Yoksulluk, burada açlıkla değil; sevgiye, dostluğa, dayanışmaya hasretle ölçülür. İnsanlar aynı sokaktan geçer ama birbirinin halini sormaz, aynı binada oturur ama kapısını çalmaz. Oysa eskiden, bir tas çorba komşuya götürülür, bir mendil uzatılır, bir çocuk başı okşanırdı. Şimdi ise duvarlar kalınlaştı, kapılar kapandı, yürekler birbirine uzaklaştı.
Kutlu, bu yalnızlık ve kopuş hikâyesini, sanki bir köy odasında, sobanın başında, çay buharı içinde anlatır. Sade ama derin, naif ama sarsıcı bir üslup… Okuyan, kendini hem hikâyenin içinde hem de dışında bulur; hem bir seyirci hem de bir tanık olur.
Ve belki de asıl acı olan şudur: Yoksulluk sadece köylerde ya da kenar mahallelerde değil, en çok da ışıl ışıl vitrinlerin ardında yaşanır. İnsan, en parlak ışıkların altında bile üşüyebilir. Çünkü içi boşaldığında, en kalabalık yer bile insana ıssız gelir.
Kutlu, umut kapısını da aralık bırakır. Yoksulluk içimizdeyse, zenginlik de oradadır. Bir tebessüm, bir selam, bir hatır sorma… Belki de bütün mesele, içimizdeki bu küçük hazineleri yeniden