Demek istediğim şu; herşeyin temeline inmiş ama gördüklerinden o kadar korkmuş ki asla öyle bir şey görmediğine kendini inandırmış biri gibi geldi bana. İyi anlatamadım herhalde. Bir de şöyle anlatayım. Bir adam gizli mabede giden yolu buluyor ama gitmiyor; belki mabedi şöyle bir görüyor, ama sonra kendini yaprakların arasında bir serap gördüğüne ikna etmeye çalışıyor. Başka bir şekilde daha anlatayım. Bir şeyler yapabilecek bir adam, bunu değerli bulmadığı için yapmıyor ve kalbinin derinliklerinde, her zaman bunu yapmadığı için pişmanlık duyuyor; bunu yapmanın getireceği ödülleri gizliden gizliye alaya alıyor, ama daha da büyük bir gizlilik içinde, bunu yapmış olsaydı yaşayacağı keyfin ve alacağı ödüllerin özlemini çekiyor.
Çocukluğundan kalma korkusu canlandı Agat’ın. Yetişkin haliyle o korkuyu şu şekilde açıklıyordu: Babası ve yirmi üç nesildir ataları gibi onun da içine doğduğu bu gezegene ait hissetmiyordu kendisini. Yabansoylulardı onlar. Ve bu gezegen onları evrim sürecinin bitkisel inadıyla azar azar, ağır ağır öldürüyor, reddediyordu. Belki de bu sürece fazla boyun eğmişlerdir. Ölmeye fazla can atıyorlardı.
“Zihnim,” dedi, “durağanlığa başkaldırıyor. Karşıma sorunlar çıksın, yapılacak bir iş çıksın, en çapraşık bir şifre ya da en karmaşık bir inceleme çıksın, o zaman tam bana uygun bir ortamda buluveriyorum kendimi. O zaman yapay uyarıcılara gerek duymam. Ama tekdüze bir yaşantıdan nefret ediyorum. Zihinsel bir coşkuya özlem duyuyorum.”
Evrenin Ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen her şeye değer biçer. Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmamaktadır: Düşümüzü gerçekleştirmemizin yanısıra, ona doğru ilerlerken aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi istemektedir. Ama insanların çoğunluğu işte bu anda vazgeçerler. Çölün dilinde biz bu durumu şöyle tanımlamaktayız: Vaha’nın palmiyeleri ufukta görülmüşken susuzluktan ölmek.