e-skop.com/skopbulten/somu...
19. yüzyılın sonlarında buharlı gemilerin yayılmasıyla Avrupa emperyalizminin sınırlarının genişlemesi, pek çok açıdan çağımızdaki küreselleşmenin öncüsüydü. Emperyal güçlerin yerkürede kurduğu egemenlik, insanları ve bilgiyi dünyanın dört bir yanına eşi görülmemiş bir hızla taşıyan yeni şebekeler üzerine kuruluydu. Büyük buharlı gemiler, “turist” denen ve etrafında envaiçeşit endüstrinin peyda olduğu nispeten yeni bir seyyah cinsini de taşımaktaydı. Bu endüstrilerden biri de, kapitalist turizmin başat göstergelerinden olan resimli kartpostaldı. 1860’larda Avustralya’da icat edilen kartpostal, 1872’den itibaren Fransa’da devlet izniyle üretilmeye başladı ve 1889’da Eiffel Kulesi kartpostallarının sergilendiği Dünya Sergisi’nden sonra büyük rağbet gördü. Resimli kartpostalı Benjamin’in tabiriyle “tekniğin olanaklarıyla kopyalanabildiği çağda sanat eseri”nin timsali haline getiren yeni çoğaltma tekniklerinin yayıldığı 1900-1925 arası dönem, kartpostalın “altın çağı”ydı. 1900’lerin başında kartpostallar, sırf “tekrarlanabilir” olma özellikleri nedeniyle yeni orta sınıfın gözde koleksiyon nesneleri arasına girdi. İlk resimli kartpostalların olağanüstü bir nizamla üretilmesi de bu tür koleksiyonların oluşturulmasında önemli rol oynuyordu: Her kart, belli bir fotoğraf stüdyosunda üretilen numaralandırılmış bir serinin parçasıydı. Bu kartpostallar aynı zamanda, kendi çaplarında bir dünya düzeni ve sınıflandırma oluşturmaya soyunuyordu; Fransız kartları genelde “Manzaralar” (bu da kır veya kent şeklinde ayrılıyordu) ve “Tiplemeler” gibi kategorilere ayrılıyordu.
Cezayir asıllı yazar Malek Alloula, 1981’de, Kuzey Afrika’da sömürgecilerin ürettiği ilk kartpostalları derlediği Le Harem colonial: images d’un