Yıllardır bir iş yaparken beynimizde neler olduğu merak konusu olmuştur. Hangi bölgeler aktif hale geliyor, hangi bölge daha fazla çalışıyor, kan akışı nerede fazla? Bu sorulardan yola çıkarak bir çok araştırmacı, beynin gizemli yapısını çözmeye çalışmıştır.
Peki gün boyu bu bir çok görevle sürekli aktif olan beynimiz, hiçbir şey yapmıyorken kapanıyor mu?
Bu sorudan yola çıkan Andrew Smart, aylaklık dediğimiz şeyin beyinde nelere yol açtığını araştırmalarla gözler önüne seriyor. Yani biz aylakken beynimiz hiç de boş durmuyor !
VARSAYILAN MOD AĞI
Yapılan çalışmalarda bir görev yerine getirirken beynin o görevle ilgili bölümünde bir aktivasyon saptanıyor. Diğer bölümler ise dinlenme durumunda. “Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor” dediğiniz ve kanepeye öylece uzandığınız anda ise beyninizin bir başka bölümü var gücüyle çalışmaya başlar. İşte bu aktivitenin gerçekleştiği bölüme varsayılan mod ağı denir.
Varsayılan mod ağı bir sistemi serbest bıraktığınızda, kendi kendini düzenlemeye başladığı durumlarda aktif olur. Beyin de tam olarak böyle bir yapıdır. Bu ağın aktifleşmesi; aslında beyinde var olan tüm bilginin birbirine rahatça ulaşabilmesi, birbiriyle etkileşime girmesi anlamına gelmektedir. Yani Newton’un kafasına elma düştüğü anda yerçekimini bulma hikayesi hiç de atıp tutulmuş bir şey değildir. Varsayılan mod ağı bizim hızlıca tüm bilgileri birleştirmemize ve bu sayede bir problemin çözümünün belirivermesine olanak sağlayabilir.
Tüm gün koşturma içinde geçen hayatlarımızda, durup dinlenmeye vakit ayırmamak belki de çok önemli şeyleri kaçırmamıza neden olmaktadır. Smart’a göre yüzyılın buluşu “verimlilik” varsayılan mod ağını etkinleştirememize, bu da yaratıcılığımızın düşmesine neden olmaktadır. Onun deyimiyle Newton bugün yaşasaydı, bilime katkısı
Psikoterapi pratiği ile Jung’un görüşlerine daha yakından bakmaya ne dersiniz? Birlikte psikoterapinin temel taşlarına, zorluklarına, etkilerine ve genel-özel problemlerine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz bu hafta. Jung kendi makale derlemelerinden oluşan bu kitapta bir psikoterapistin karşılaşabileceği durumların hepsine değinmeye çalışıyor. Ve her probleme bir ışık tutuyor.
Psikoterapi Nedir?
Jung psikoterapiyi “iki şahıs arasında bir diyalog veya hesaplaşma” olarak tanımlıyor. Peki bu diyalog nasıl kuruluyor? Neler etkileşime giriyor? Terapistin kullandığı yöntem kadar, bu yönteme ne kadar inandığı da iyileştirici bir etkide bulunabilir mi? Peki analizcinin kendisi de analiz sürecinden geçmeli mi? Bir terapistin içsel çatışmaları, terapi sürecini yönlendirebilir mi? Tüm bu sorulara kendi görüşleri ışığında cevap veriyor Jung.
“… sadece hastayı yıkamak yetmez, doktorun elleri de temiz olmalı” diyerek, terapistin kendi çatışmalarını çözmesinin ne denli önemli olduğunu vurguluyor Jung. Onunla birlikte bir terapistin içsel süreçlerinden geçiyoruz biz de sayfaları çevirdikçe.
Peki terapi süreci bir kişiyi nasıl iyileştirebilir? Bu süreç sonunda insan “normal” kılınmaya çalışılmalı mı? Jung her cümlesinde; insanın terapi ile daha çok sosyal verim alınabilecek hale getirilmesine karşı çıkıyor. Toplumun normal olarak belirlediğine doğru yol almaktan çok bireyin kendi normalini bulmasına yardımcı olmak gibi görüyor o psikoterapiyi.
Tabi tüm bunları incelerken analizin en büyük problemleri olan aktarım, abreaksiyon, karşıt aktarım, rüyalar gibi fenomenlere de değiniyor.
Jung’un temel görüşlerine hakimseniz ve daha detaylı bir bilgi arayışındaysanız bu kitap tam size göre !