Mutluluk gerçekte nedir?
Büyük bir aile, sağlıklı bir yaşam, sahip olunanlar, tek başına yaşamak, özgür olmak mutlu olmayı nasıl etkileyebilir? Peki toplum sizin mutluluk tanımınıza nasıl bakar? İnandığınız şeyleri var edebildiğinizde bile mutlu olamamak mümkün mü?
Doris Lessing kitabında aile, çocukluk, ebeveynlik, toplum baskısı, mutluluk algısı ile ilgili birçok soru işareti bırakıyor zihnimizde.
David ve Hattiler yaşadıkları dönemin toplumsal durumuna baş kaldıran bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Herkesin geleneksel olarak tasvir ettiği bu hayatı seçmelerinin tek amacı mutlu olmak aslında. 4. çocuklarına kadar verdikleri kararlarla tüm karşı çıkmalara, herkesin düşüncelerine meydan okuduklarını düşünüyorlar. Ama “Ben” in hayatlarına girmesiyle hayalleri, arzuları, düşünceleri, ilişkileri tamamen değişiyor. Çünkü “O”herkesten farklı...
Kitabı okurken hem Harriet’le özdeşleştim hem de o ve David’i yargıladığımı fark ettim. Hepimizin içinde deneyimlerden, kültürden etkilenen birçok birikim var. Bunlar biz fark etmesek de yargılar olarak ortaya çıkabiliyor. İçimizdeki sesi susturmak ya da dinlemek kolay olmuyor. Bu yüzden birçok açıdan zorlandım kitabı okurken. Harriet’ın “Ben”i kabullenilir, herkese rağmen onunla var olmaya çalışması, herkes tarafından suçlanırken bu duyguyla mücadele etmek zorunda kalması, kendi olarak var olamadığı durumlar, ikircikli duyguları, “kutsal annelik” kavramının ona aldırdığı kararlar...
Toplum olarak farklı olanı tolere etmeye o kadar kapalıyız ki.. Kitap boyunca bunu düşündüm. Belki de bu durum asıl bu kadar yorucu bir ortam yaratıyor herkese. Aynı zamanda kutsal ilan edilen her şey insanlar üzerinde nasıl sonuçlar doğuruyor... Bu baskıyla başa çıkması da