Her tercihin bir vazgeçiş olduğunu biliriz. Yaptığımız her seçim, verdiğimiz her karar, attığımız her adım ve hatta yapmadığımız seçimler, vermediğimiz kararlar, atmadığımız adımlar dahi önümüzdeki sonsuz olasılıktaki kapıları kapatıp sonsuz olasılıktaki başka kapıları açar. Ama hep tercih ettiklerimizin kabullenişiyle değil de, vazgeçtiklerimizin pişmanlığıyla yaşarız.
Sanırız ki, yolun izlediğimiz tarafında değil de izlemediğimiz tarafındadır tüm güzellikler. Yolun geri kalanını da bu güzellikleri kaçırmış olmanın üzüntüsüyle geçiririz. Kendimizi, bizim bulunmadığımız tarafın daha güzel, daha mutlu, daha kusursuz olduğuna inandırırız.
Oysa gerçek bu değildir. Hayat bu kadar doğrusal, bu kadar dümdüz değildir. Sonsuz olasılıklar içinde, sonsuz seçimlerin bulunduğu karmakarışık bir sistemdir hayat. Tüm zıtlıkların, mutluluğun ve üzüntünün, sevginin ve nefretin, iyinin ve kötünün, kolayın ve zorun, sevinçlerin ve acıların bir arada bulunduğu geniş bir çemberdir. Ve içerisinde sonsuz sayıda farklı olasılıkların bulunduğu küçük çemberler…
Şairin dediği gibi,
“Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın.”
Peki bu çemberler iç içe ise; bir çemberin dışında bulunmak başka bir çemberin içinde bulunmaksa? Küçük çemberler, büyük çemberler; olduğun çemberler, olmadığın çemberler; siyah çemberler beyaz çemberler… hangi kesişim noktası tamamen seni istediğin o kusursuz hayata ulaştıracak? Belki de bulunduğun çemberin olabilecek en kusursuz çember olduğuna inanmak, seni tüm çember sınırlamalarından kurtarıp sınırsız bir evrenin içinde özgürlüğe, hafifliğe ulaştıracaktır… kim bilir, bazen öğrenmenin tek yolu yaşamaktır…