Kitapta karşılaştığım şey aslında “anlamı bulma” çabası değil, anlamın sürekli elinden kayıp gitme biçimi. Sözcüklerin bir şeyi açıkladığına dair güven, sayfalar ilerledikçe yerini daha rahatsız edici bir ihtimale bırakıyor: belki de açıklama dediğimiz şey, yanlış anlamaların tamamen dışına çıkabilen bir netlik değil, sadece başka bir yanlış anlama düzeni. Bu yüzden “ne söylediğimizin önemi var mı” sorusu, cevap bekleyen bir soru olmaktan çıkıp zemini sorgulayan bir çatlağa dönüşüyor; çünkü yanlış anlamaların dışına çıkıldığında geriye kalan şeyin gerçekten “saf anlam” olup olmadığı bile belirsizleşiyor.
Dil burada bir araç gibi değil, içinde yaşanan bir alışkanlıklar bütünü gibi çalışıyor. Konuşmak, düşünmenin dışına eklenmiş bir faaliyet değil; yürümek, yemek, oynamak gibi yaşamın doğal hareketlerinden biri. Bu yüzden “konuşmadıkları için düşünmüyorlar” gibi bir açıklama tersine çevrildiğinde, geriye biyolojik bir eksiklik değil, farklı bir yaşam biçiminin sınırı kalıyor. Dilin başlangıcı soyut bir yetenek değil, yaşamın kendisinin içinden çıkan bir pratikler ağı oluyor.
Sözcüklerin açıklanmasının “bilgi” gibi görünmesi de bu ağın bir parçası. Bir kelimeyi öğrenmek, gerçeğe yaklaşmak değil; başka bir kullanımın içine girmekten ibaret. Bu yüzden anlam, içeride sabit duran bir çekirdek gibi değil, kullanımlar arasında sürekli yer değiştiren bir iz gibi davranıyor. İz sürüldükçe netleşmiyor, tam tersine çoğalıyor.
ilerleme hissi, çoğu zaman gerçek bir dönüşümden çok, ölçme biçimlerinin büyütülmüş etkisi gibi duruyor. Değişim, kendini büyüten bir algıdan ibaret kalabiliyor.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey şu: anlam, dışarıda bulunacak bir şey değil; yanlış anlamalarla birlikte çalışan, onlarsız düşünülmesi bile zor olan bir yapı. Onu temizlemeye