Çok akıcı bir kitap 2 günde bitiyor fakat eskiden okusaydım(lise zamanı falan) çok beğenirdim fakat bu yaşta(20li lerde) okuyunca çok da içime işlemedi maalesef. Kuzenler ve Gat in arasındaki dertler üzüntüler zorlama geldi çünkü zenginsiniz ve dert aramak için arıyormuşsunuz gibi. Konusundan bahsetmek gerekirse ana karakter Cady ve onun iki kuzeni ayrıca Gat adında kan bağı olmayan bir arkadaşları, yazlarını Cady nin ailesinin özel adasında tatil yaparak ve konaktan konağa kalarak geçiriyorlar. Fakat Cady takıntı derecesinde bir aşk geliştiriyor Gat e karşı, ayrıca kuzenlerin anneleri konaklar için birbirleri ile kavga etmeye başlıyorlar. Bu dengesiz iki durum yalancılar adı verdikleri grubu fazlaca etkiliyor. (Yalancılar=Cady kuzenleri ve Gat). _____Spoilerlı olarak da konuşmak istiyorum lütfen buraya göz ucuyla dahi bakmayın.______
Açıkcası Gat yazları bedavadan özel bir adada, konakta kalıp yiyip içiyor. Ama büyükbaba harris, torunum Cady ile görüşme diye bir ima da bulununca ve bir daha yazları o adaya gelemeyeceğini anlayınca kuzenlere katılıp harris in konağını ateşe vermekte kendine hak buluyor. Buna yediğin kaba pislemek denir. Kuzenler de büyükbabaları olmasa bir hiçler çünkü hiçbirisinin anneleri elde tutulur iş yapmıyor yani bütün fonlarını büyükbabaları harristen alıyorlar. Buna rağmen hiç yoksulluk çekmemiş, bir işte çalışıp para kazanmamış veletler en büyük konağı materyalist büyükbabalarına ve ataerkil sisteme karşı bir başkaldırı olarak yakıyorlar. Sonuç olarak o konakta yangında can veriyorlar ve tek sağ kalan Cady oluyor. Cady de deliye bağlıyor ve olayları hatırlamıyor. 2 yıl sonra, adaya geri döndüğünde yalancılar ekibiyle vakit geçiriyor fakat anlıyor ki onlar çoktan 2 yıl önce ölmüşler. Sonu etkileyiciydi çünkü yalancıların ölmüş olmasını
Herkese merhaba,
Önce şunu sorayım sizlere; Akıl oyunlarına var mısınız?
Till Berkhoff’ın altı yaşında ki oğlunun kaçırılır ve aradan bir yıl geçmesine rağmen bulunamayınca bu belirsizlikte Till bir baba olarak deliye döner. Medyada yayınlanan haberlere göre de katil Tramnitz’dir ve kendisi de yüksek güvenlikli akıl hastanesindedir.
Till yolunu bulup kendisini de farklı bir kimlikle oğlunun akıbetini öğrenmek adına aynı hastaneye yatırılır ama hiç bir şey kafasında ki planlara uymaz zira içerideki hayatın dışarıdakinden daha tehlikeli olduğunu anlar.
İşte bu noktadan sonra ben de neler oluyor demekten kendimi alamadım bir sayfayı iki kere okudum bazen, sıkışmışlığı bu kadar çok mu hissettirir yazar okuyucuya… Kendimi bir kapanın içinde buldum resmen.
Delilik ve gerçeklik sınırında gezdiren ve hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını gösteren heyecan ve merakın sonuna kadar ilerlediği kitabın bundan sonrası sizler de…
Öneririm, kitap ve sevgiyle kalın.
Delilikle deha arasında ince bir hattın olduğu söylenegelir. Bununla beraber delinin veliye evrildiği bir süreç de söz konusudur. Delilere atfedilen akilane çıkışlar menkıbevi bir yaklaşımla deliyi veliye yaklaştırır. Fakat akli seviye bir tarafa hayaller her insan için bir normallik ölçütüdür. Tahayyül edilenlerin o kişiye has havasına ses vermek zordur. Zihnin kıvrımlarında gezmekle mümkün görüntüleri yakalamak için karakterin iyi çizilmesi zaruridir. Her ne kadar kendi halinde roman karakterleri için böyle bir görünüm beklenilse de iş karmaşık zihni çözümlemelere gelince çetrefilli bir hal alır. İslamoğulları bu eseriyle kaotik bir zihin yapısını en olağan bir şekilde sunarak edebi bir şöleni okurun ayağına getirir. Karakteri çözümleme işinin okurdan alınıp yine karaktere teslim edildiği bu düzende iç ses merhale merhale roman kurgusuna dönüşüyor. Geçmişe dönük göndermelerin kişiye dair olmaktan çıktığı anlar ise bir devrin tarihine dair izlekleri okura getiriyor.
**zafer saraçAdnan İslamoğullarıZafer SaraçMuhayyel**
Acemice yazılmış, yazarın deneyimine yakışmayan bir kitap.
Öncelikle en temel sorundan başlayalım. Kitap ilk yarıya kadar “Ben ne okuyorum?” diye sordurtuyor çünkü bir türlü konuya giremiyoruz. Kitabın ana türü polisiye olmasına rağmen ilk yarı polisiyeye dair en belirgin özellik, karakterlerden birinin sevgilisinin “dedektif” olması. Sayfalar boyunca kâh İlahi Komedya tartışılıyor kâh biri sevgilisiyle tartışıyor lakin bir türlü polisiye kısmına gelemiyoruz.
Diğer beni çok rahatsız eden mevzu ise kitap farklı karakterlerin ağzından yazılmış ama karakterler o kadar tekdüze yazılmış ki iki ayrı insan oldukları anlaşılmıyor. İkisinde de aynı durağan ton baskın. Yani iki karakterin iç sesi de donuk, kafası karışık ve takıntılı.
Kitapta bariz hatalar var. Karakter yaratmak ve ona meziyetler yüklemek kolaydır ama iş o yetenekleri kullandırma sırasına gelince yazarın asıl mahareti ortaya çıkar ki bence en çok bu noktada sınıfta kalıyor. Çünkü sözde fizik bilen karakteri (Ansel) fizik bilmiyor. Karakterin fizik bildiğini ve zeki olduğunu göstermek için çırpınıyor yazar. Ansel her dostuna bir fizik yasası söylüyor ama biz okuyucu olarak onun anlatış biçiminden Ansel’in gram fizik bilmediğini anlıyoruz çünkü söylediği HER fizik cümlesinde mutlaka bir yanlış var :D Belli ki ne yazar ne editör zahmet edip lisesli sayısal öğrencisiyle bile muhabbet etmediği için bu en temel fizik yanlışlarını gözden kaçırmış.
Karakterlerin beynime kan sıçramasına sebep olan bazı cahillikleri:
1- “Her etkiye karşı eşit ve zıt tepki vardır…”
Böyle bir şey yok. Bir şey hem eşit hem zıt olamaz. Bu yüzden o cümlenin doğrusu “eşit BÜYÜKLÜKTE, zıt tepki”dir. Oradaki büyüklük ifadesi süs olsun diye yok, diğer türlü evrende var olamayacak ve Newton’ınkiyle alakasız, kafasına göre bir kanun yaratmış
Aşk nasip işidir, hesap işi değil. Aşk adayıştır, arayış değil. Sen adanmış ve yanmışsan bu uğurda, aşk sana uzak değil."
Dünyanın en çok okunan sufisi Mevlana, "Allah'a ulaşacak pek çok yol var. Ben Aşk'ı seçtim..." derken bir "adanmışlık" metaforu olarak aşkı koyar karşımıza.
Aşk, yaşam boyu süren bir anlam arayışı ve anlam deneyimidir onun açısından. Mevlana'ya göre, içinde aşk barındırmayan bir kalp ya deliye aittir ya da ölüye...
Ney enstrümanını insanoğlunun yaradılışıyla özdeşleştiren büyük sufinin Mesnevi adlı yapıtının ilk on sekiz beyti kâinatın sırlarıyla dolu olması bakımından çok kıymetlidir. Bu kitapta aşkla değer bulan hayat penceresinden kâinatın sonsuz sırlarını izliyor olacaksınız.
Ruhun Yakarışı, Natasha Knight’nin karanlık romantizm türündeki en yoğun ve psikolojik açıdan en sert kitaplarından biri. Kitap; travmalar, suç dünyası, saplantılı aşk, güç dengesi ve hayatta kalma mücadelesi etrafında şekilleniyor. Hikâye boyunca sürekli bir tehdit hissi, psikolojik baskı ve duygusal çatışma atmosferi korunuyor. Natasha Knight’ın kitaplarında sık görülen possessive erkek karakter ve kırılgan ama zamanla güçlenen kadın karakter dinamiği bu kitapta da oldukça baskın.
Hikâyenin merkezinde genç bir kadın olan Isabella ile mafya dünyasının karanlık ve korkulan adamlarından biri olan Santino bulunuyor. Isabella hayatı boyunca kontrol altında büyütülmüş, ailesinin kararlarına boyun eğmek zorunda bırakılmış biri. Özellikle ailesinin suç dünyasıyla olan bağlantıları nedeniyle hiçbir zaman gerçekten özgür bir hayat yaşayamamış. Küçüklüğünden beri korku, baskı ve manipülasyon içinde büyüdüğü için insanlara güvenmekte zorlanıyor. Ancak yine de içinde normal bir hayat kurma isteği taşıyor.
Santino ise tam anlamıyla karanlık bir karakter. Güçlü, acımasız ve insanlara korku salan biri olarak tanınıyor. Onun dünyasında duygular zayıflık olarak görülüyor ve ihanetin cezası her zaman ölüm oluyor. Geçmişinde yaşadığı kayıplar ve ihanetler nedeniyle insanlara karşı tamamen duvar örmüş durumda. Kontrolü kaybetmekten nefret ediyor ve her şeyi kendi kurallarına göre yönetmeye alışmış biri.
Hikâye, Isabella’nın ailesinin yaptığı bir anlaşma sonucu Santino’nun hayatına girmesiyle başlıyor. Isabella aslında bu anlaşmanın yalnızca bir “araç” hâline geliyor çünkü iki taraf arasındaki güç savaşında onun hayatı pazarlık konusu yapılıyor. Santino başlangıçta Isabella’yı yalnızca kullanılması gereken biri olarak görüyor. Ancak Isabella’nın korkusuna rağmen güçlü kalmaya çalışması ve
Ruhun YakarışıA. Zavarelli · Prime Kitap · 2025250 okunma