yusuf

A. CEM MERİÇ ve HADLERİ AŞMAK...
Altay Cem Meriç’i şişirmenin anlamı yok. Mücadele ve kavga eden Müslümanların sözlerini alıp kendi sözleri gibi paylaşmak, yüksek emek ve mücâdele gerektiren alanları yumuşatan Müslümanlara edepsizce saldırmak, YouTube’da falân filân var Müslümanlardan da falan var, deist yahut ateist sorulara cevap veriyorum diye dindâr insanlara ateist ve deist soruların yahut problemlerin propagandasını yapmak doğru şeyler değildir. Abartmamak lazım. Bu tür fenomenler ve tartışmalar kitleleri din yorgunu hâline getirmekle kalmaz, dinî mücâdele ve kavga sahasının niteliğini zayi ederler. Şunu demek istiyorum ya bu gibi kişiler gerçek Mücahidlerin dili ve sahadaki aksiyon adamları ile birebir ideolojik uyumla hareket ederler yahut din yahut dindârlıkları tüccarlık olarak kalır. Tüccarlığı kasıtlı kullandım ki, gayem tüccar demek değil, eleştiride de öne çıkarmada da hadler aşılmasın. -Ercan ÇifciErcan Çifci, facebook.com/cifciercan, 13 Ocak 2026-
Haddini bilmek
yusuf
kendim de onu eleştirdiğim yanları olduğu gibi bu süreçte acm'ye tek laf edenin samimiyetine inanmıyorum.
Bazen; dışarıdan anladığım, hüsnü zan ile baktığım çok kaliteli okur olduklarını düşündüğüm insanlar takip etmeye başlıyorlar. Hesaba bakıyorum; okumaların özeli fıkıhlar, tefsirler, akaidler, siyerler, menkıbeler.. Ya diyorum ne güzel, ne ferah bir hesap.. Bizimde gönlümüze iki hâdis düşsün, bir didaktik hikâye zihnimizde yer etsin, bir ayet hafızamıza kazınsın diye bende takip ediyorum.. Sonrası büyük bir acı.. Bir bakıyorum iki gün sonra hem takipten çıkılmış, hem beni takipçilerinden çıkarmış. Yani neyden rahatsız oldunuz ki iki günde.. Alıntılardan mı, yorumlarımdan mı, İletilerimden mi, okuduğum kitaplardan mı? Takvasız buluyor da olabilirler.. Ama belki sebepsiz de olabilir.. Yani inşallah. Yani ezcümle arkadaşlar, Kaliteli bir okur olduğunuz kadar kırıcısınız da..
Hüzüntû
yusuf
yazık kafanıza niye üzdünüz kardeşimizi
Gökhan Özcan'nın pazartesi perşembe köşe yazılarını bu gönderinin altında paylaşmayı düşünüyorum inşallah, bugünden başlayalım. Nefs sözünü sinsice söyler!
Köşe Yazıları
yusuf
Çözülmeden kalan... Ne kadar bilirsek, bilemediklerimiz daha da çoğalıyor. Ne kadar işitirsek, işitemediklerimiz daha fazla artıyor. Ne kadar görürsek, göremediklerimiz fazlalaşıyor. Nereden yol açsak kendimize, sanki hayatımız oradan düğümleniyor. Bilmeceler bulmacaları karmaşıklaştırıyor. Çünkü biz aramak denen şeyi çok yanlış biliyoruz. Neyi istersek bizim olacağını sanıyoruz. Çözümünü bildiğimiz üç beş kırık formülün hakikatin denklemini kolayca çözeceğini sanıyoruz. Hiç öyle olmuyor; her varış noktasından yeni yollar çıkıyor, her anlam karnından yeni anlamlar doğuruyor. Her hasat bir başka ekimin tohumu oluyor. Mecalimizin yetmeyeceğini bilmeliyiz bu yolculuğun, bu arayışın sonuna ulaşmaya. Bizim işimiz yürümek, gidebildiğimiz yere kadar! Yol boyu hayattan alacağımız her şeyi alıp heybemize atmalıyız. Neyin çok mühim, neyin ehemmiyetsiz olduğunu söyleyenlere kulak asmadan. Ne toplasak kâr, ne edinsek sır değilse de sırlardan bir cüz. Ki bu az bir şey değildir, kendinin daha fazlası kılar her arayanı. Bilge yönetmen Tarkovski’nin ‘Nosthalgia’sından yaşarken neyi eksik yaptığımıza dair cana can katan ifadeler: “Çağımızın gerçek hastalığı artık büyük ustaların olmayışıdır. Kalplerimize giden yollar gölgelerle kaplanmış... Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz; meşgul kafalardan, uzun kanalizasyon borularından, okul duvarlarından içeri böceklerin vızıltılarının girmesine ihtiyaç var. Birisi piramitleri inşa edeceğimizi haykırmalı! Yapmamamızın bir önemi yok! O isteği beslemek gerek... Ve ruhun köşelerini uçsuz bucaksız bir çarşaf gibi esnetmeliyiz. Dünyayı yıkımın eşiğine getirenler, sözüm ona sağlıklı olanlardır.” Hayatın sırrını kolayca çözmek istiyoruz, bunun herhangi bir zahmete girmeden, hazır vaziyette bize sunulmasını bekliyoruz. Oysa adı üstünde sırdır bu, kolayca elimize tutuşturulacak bir şey değil! Tabiatı gereği öyle! Kimisini zaman içinde hayat tecrübelerimizle çözebiliriz belki bir miktar; ama kimisinin ucu açık, ne yaşarsak yaşayalım aşikâr etmez kendini bize. Sezgilerimiz vardır ama elimizde ve çok kıymetlidir onlar da. Sırların muhitine yakın tutar bizi. İnsanın fikir yürüterek varabileceği yerlerin bir sınırı olduğunu anlaması lazım. Hayatın hakikati kollarımızla sarabileceğimiz, uçlarından tutup kendimize doğru çekerek zihnimizde bütünleyebileceğimiz bir şey değil. O her zaman bizden de hayatımızdan da zihnimizden de çok daha büyük! Büyük ne kelime, sonsuz! Bizse sonlu ve sınırlıyız. Zihnen ve kalben kendimizden ötesini göremediğimiz sürece sonlu ve sınırlıyız. Ancak sonsuzluğun esintisini can tenimizde hissedebiliriz yine de. Sezgiler bunun için önemli işte! Yüzümüzü sonsuza açık tutmamız gerekiyor ki gelip bize dokunsun. Duvarlar olmamalı etrafımızda, hakikatin esintileri gelip okşayabilmeli saçlarımızı. İlhamın dalgaları usulca gelir her canın kıyılarına usul usul sokulur. Fikrimizle ve kalbimizle orada değilsek, sesini duyamayız o serinletici dalgaların, esintisini hissedemeyiz. Bilmek zannı en aşılması zor perde derler eskiler. Her şeyi bilmek için çıkıyoruz yola. En yanlış çıkış noktası bu! Cevaplar net ve keskin olsun, çözelim ve o defteri kapatalım istiyoruz. Bu da başka bir yanlış, beyhude çaba! Sadece soruları bitirecek cevapların peşinde olmamak gerek! Soruları büyütecek cevaplardır insanı sonsuzla kaynaştıracak olan. “Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış; kilitli odalar veya yabancı lisanlarda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez; çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın” diye yazmış Rainer Maria Rilke, ‘Genç Bir Şaire Mektuplar’ kitabında. “Hayal oltasını hikmet deryasına at hele” dedi meczup, “ucuna tek bir balık gelse, neyine yetmez!”