Dîn-i Celîl-i İslâm'da hiç mechul yoktur. Yalnız ne vardır ki saltanat-ı ilâhîdeki bu dersler ancak manevîbülûğa ermiş, îmân-ı zevkîye çıkmış, harem-i hümâyûn-ı ilâhîye dâhil olmuş nedîmân-ı ilâhîye malûmdur.
Pekiyi, bu saltanat-ı ilâhiyye mechul mü kalacak?
Hayır!
Efendim, herkes şimdi anlasaydı olmaz mıydı?
Yine hayır!
Zira ilkmektebin birinci sınıfında okuyan bir çocuğa bir muallim çift meçhullü bir cebir muadelesi veya bir kimya muadelesi yaptırmaya kalksa müfettiş derhal tekdîr eder: «Çocuğun bu sınıfa âid müfredat programındaki dersini okut, çocuğun zekâsını körleteceksin» der.
Saltanat-ı ilâhînin dersleri de böyle sınıf sınıfdır.
Nitekim lisân-ı dinde (Yü'minûne bilgaybi): «Gayba îmân ederler...» denilmiş. Ba'zıları buradaki gaybı (Allah'a îman) diye tefsîr etmişlerse de öyle değildir.
Allah, gayb değildir. Allah'ın saltanatı gaybdır.
Yıllar önce, Amerika Birleşik Devletleri'nin Boston şehrinde bir grup Türk olarak bir araya gelmiş, sohbet ediyorduk. Soframızda, politik görüşleri nedeniyle Türkiye'deki mevcut siyasetle uyumsuzluk hissedip ülkeden ayrılmış akademisyenler ve üniversitelerde görev yapan hocalar vardı. Ev sahibimiz ve ben, birbirimizi tanıyorduk; o da kıymetli bir akademisyendi. Beni misafir etmiş, diğer konukları da davet etmişti. Sohbet sırasında ilginç bir anekdot anlatıldı. Bir hocamız, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD'de başlatılan Müslümanlara yönelik cadı avından bahsetti. Kendisi bir üniversitede profesör olarak görev yapıyordu ve bu süreçte Müslüman isimlere sahip olanların havaalanlarında ve giriş-çıkışlarda büyük sıkıntılar yaşadığını dile getirdi. Bir gün, dünya görüşü olarak saf bir komünist olmasına rağmen, sırf ismi Ahmet olduğu için kendisine, "İsmin neden Ahmet? Bu, terörist ismine benziyor." denilmiş. O an öyle öfkelenmiş ki, tepki olarak "Evet, Müslümanım! Adım Ahmet, Peygamberim Muhammed (s.a.s). Bir itirazın mı var?" diye meydan okumuş. "Bana bunu söylettiler," diyerek o anı anlatıyordu. Benzer gözlemler başka dostlarımız tarafından da paylaşılmıştı. Örneğin, geçtiğimiz günlerde Londra'da başarılı bir arkadaşımızla sohbet ettim. İşlerini büyütmüş, genişletmişti ama şunu açıkça ifade ediyordu: "Benim durmam gereken bir sınır var. O sınırı aşarsam hemen maliye ve hukukla üzerime çullanırlar. Bugüne kadar hep engellemelerle karşılaştım ama yılmadan devam ettim. Sürekli çelme taktılar, zorluk çıkardılar. Politik duruşları desteklerseniz önünüz açılıyor, aksi halde Türkiye'ye bağlıysanız önünüzü kesmek istiyorlar."