Beni Kendine Hayran Bırakan Büyülü Bir Dünya: Göl Saatleri
10/10
·88 syf.··
2026 63. kitabı
Ahmet Haşim’in 1921 yılında yayımlanan ilk şiir kitabı Göl Saatleri, dürüst olmak gerekirse beni okurken derin bir hayranlık ve edebi bir büyülenme içinde bırakan muazzam bir şaheser oldu. "Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek" ilkesiyle hareket eden Fecr-i Âtî topluluğunun bu en olgun eserinde, her bir dizede örülü olan o ağır ve alaturka kelimeler, benim için kelimelerin ötesinde saf bir estetik arayışa ve yoğun felsefi düşüncelere açılan muhteşem bir kapıya dönüştü. Nurullah Ataç'ın deyimiyle adeta "dinlerken keman sesi gelen" o kusursuz iç ahengi her satırda kalbimde hissederken, şairin yalnızlığı ve mısralara sinen o yoğun hüzün beni çok üzdü, okurken resmen içim burkuldu. Günün farklı anlarını sembolize eden "Göl Saatleri", doğayı mistik bir üslupla işleyen "Göl Kuşları", mevsimsel geçişleri ele alan "Serbest Müstezat" ve "Muhtelif Şiirler" olmak üzere toplam dört ana bölümden oluşan bu evren beni tamamen büyüledi. Şairin küçük yaşta annesini kaybetmesinin ruhunda bıraktığı izlerin, şiirlerdeki su ve göl imgeleri üzerinden adeta korunaklı bir anne karnı özlemiyle dâhice özdeşleştirilmesi ise kitaba bambaşka, iç sızlatan bir derinlik katıyor. Şairin bir diğer meşhur eseri Piyâle'ye göre çok daha yoğun ve parnesyen tamlamalarla örülü bu üslup, her dizede arkadaki küçük sözlüğe bakmayı gerektirse bile, o gizemli ve kapalı anlatımın ardındaki saklı hazineyi keşfetmenin hazzını her sayfa başında misliyle yaşatıyor. Haşim; dış dünyayı doğrudan değil, kendi prizmasından geçirerek akşamın kızıllığı, sonbaharın hüznü ve karanlığın yalnızlığı gibi temalarla muazzam bir melankoli atmosferi inşa ediyor. Zamanında bu mısralar yüzünden çağdaşları tarafından acımasızca "kurbağa şairi" olarak eleştirilen Ahmet Haşim’in, aradan geçen yüz yıla rağmen hâlâ nasıl
Şiir
Göl SaatleriAhmet Haşim · Yapı Kredi Yayınları · 2025681 okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2026 56. kitabı
Nietzsche dili çok ustaca kullanır. Kısa ve vurucu cümleler kurar. Dili dile düşürmez, hakkını verir. Cümlelerin alnından terler akacak kadar onlara derin anlamlar yükler. Belki de onun bu özelliği hem filolog hem de çok erken yaşlarda şiirle hemhal oluşundan kaynaklanıyordu. Şiir yazamadığı için felsefe yaptığını söylese de aslında şiir diliyle felsefe yapmış. Şiir ve felsefe yan yana değil, iç içedir Nietzsche’de. Başka filozofların çelişki gördüğü şiirle felsefe arasında o ilişki kurmuş. “Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin” diye yazmış, Salomé'ye yazdığı bir şiirde. Albert Camus, Salomé’ye veda eden Nietzsche’nin, geceleri dağlarda yürüyüşe çıkıp, dal ve yapraklardan yaktığı ateşin sönmesini seyrettiğini yazıyor. Bu şiir değil ama başlı başına şiirsel bir yaşam felsefesidir. “Şair olmak zorunda kaldığı için” utandığını söyleyen Nietzsche bir yanda kendini “Zerdüşt’ün şairi” olarak tanımlarken bir yandan da Zerdüşt böyle buyurdu isimli şaheserini felsefenin “evet diyen bölümü” olduğunu söyler. Bu çelişki değil onun için. O felsefeyle şiiri bütünleştiren özel, güzel bir üslupla yazan bir kriz filozofudur. “Şiirsellik, kriz sürecinin dilidir” diyor, Sembolizm akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé. Fransız Kant’çi filozof Michel Foucault ise “Nietzsche'yi okuduğumda beynimden vurulmuşa döndüm. Mesleğimi terk ettim, ailemi terk ettim, Fransa'yı terk ettim” diyor. Belki de Melayê Cizîrî'yi okumuş bir Nietzsche, Nietzsche’yi okumuş bir Van Gogh, Beethoven’i dinleyen bir Melayê Cizîrî olsaydı yalnız şair, filozof ve ressam değil, şiir, felsefe ve resim de değişirdi. Filozof ve şairlere derin krizler yaşatan Doğu ve Batı’nın girdikleri bunaltıcı krizlere girmezlerdi. Nietzsche, ödevinin büyüklüğü ile çağdaşlarının küçüklüğü arasındaki orantısızlıktan
1000Kitap
Böyle Buyurdu ZerdüştFriedrich Nietzsche · Olympia Yayınları · 202047,7bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Zamanın, Hafızanın ve Varoluşun Senfonisi
10/10
·3148 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
49 günde okudu
·
Okunma: 09 Mart 2026 19:34
Bazı eserler vardır ki, kapağını araladığınızda yalnızca bir kitaba değil, kendi içine katlanan, sınırları belirsiz bir evrene adım atarsınız. Marcel Proust’un yedi ciltlik anıtsal eseri Kayıp Zamanın İzinde, tam da böyle bir başyapıttır bana göre. Bu devasa anlatı, bir okuma eyleminden ziyade, insanın kendi içsel arkeolojisine doğru çıktığı uzun, zahmetli fakat bir o kadar da büyüleyici bir kazı çalışmasıdır. Bir okur olarak bu metne dalmak; akıntıya karşı yüzmeyi bırakıp kendini zamanın o büyük, yavaş ve derin nehrine teslim etmeyi gerektirir. Kaleme alacağım en uzun incelemelerden birisi olacak hiç şüphesiz. Dile kolay: 3148 sayfa! 49 gün! Öncelikle bu görkemli edebi katedralin koridorlarında gezinirken hissettiklerimi ve eserin ruhumda bıraktığı izdüşümleri, daha sonra da 7 ciltlik eserin her bir cildine yazmış olduğum incelemeleri paylaşacağım. O halde başlayalım! Proust’un evreninde zaman, akıp giden ve yitip kaybolan bir düşman değil; yontulması, katmanlarına ayrılması ve nihayetinde fethedilmesi gereken bir maddedir. Yazar, daha önceki incelemelerde de paylaştığım meşhur "madlen keki" metaforu üzerinden zihnimize şu sarsıcı gerçeği fısıldar: Geçmiş asla tam anlamıyla geçmemiştir; kokuların, tatların, melankolik bir melodinin ya da eski bir parke taşının kıvrımlarında sessizce pusuya yatmış, uyandırılmayı beklemektedir. Eseri okurken, yazarın anılarıyla birlikte kendi "istemsiz hafızanızın" da tetiklendiğini, zihninizin derinliklerinde çoktan unuttuğunuzu sandığınız yüzlerin, ışıkların ve tatların usulca yüzeye çıktığını hissedersiniz. Proust okumak, bir nevi kendi geçmişinizle de yüzleşmektir. Bu yüzdendir ki Proust’un dili, sabırsız ruhlara veya modern çağın hızına alışmış zihinlere göre değildir. O, bir cümlenin içine koca bir ömrü, bir duygunun en ince
Kayıp Zamanın İzindeMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 2024747 okunma
8/10
·267 syf.··
2026 6. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 03 Mart 2026 15:04
Abdülkadir Meriçboyu veya hepimizin bildiği ismiyle A. Kadir, kitabın girişinde bizi yaşantısından ve sanat yolculuğundan sunduğu ilginç olaylarla dolu bölümlerden oluşan bir önsözle karşılıyor. Önsöz, dönemin faşist baskıları ve şairin mücadele dolu yaşamını ironiyle harmanlayarak anlatması bakımından özellikle ayrı bir anlam katmakta esere. A. Kadir'in Tebliğ, Hoş Geldin Halil İbrahim ve Dört Pencere kitaplarında yayımlanan şiirlerinin yanı sıra daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış kırk beş şiiriyle birlikte yüz on üç şiirden oluşan eseri "Mutlu Olmak Varken", ciddi anlamda bir şiir şöleni niteliğinde. Özellikle Ezginin Günlüğü grubu tarafından bestelenen Mutlu Olmak Varken (Çiçekleri Umudumuzun), Mahpusane Düşünceleri, Ve Çocuklar, Olur Biter, Gece İçinde, Sabah Türküsü; Hasret Gültekin'den dinlediğimiz ve bir Kerem Güney bestesi olan Şarkı (Cirigam), Dört Pencere; Deniz İzgi tarafından bestelenen ve önce Metin Özülkü daha sonra Selda Bağcan tarafından seslendirilen Bir Beşiktaş Tramvayı; Onur Akın tarafından bestelenip seslendirilen Çile; Grup Ekin tarafından bestelenen ve aynı zamanda Grup Yorum tarafından da seslendirilen Bize Ölüm Yok (İkinci Ağıt), yine Grup Yorum tarafından İlginç Özkeskin'e ithaf edilerek uyarlanan Yeniden Doğuyorsun (Dördüncü Ağıt) gibi eserlerin hepsini bir kitapta görmek ayrıca keyif verici bir okumaya sebebiyet vermekte. İlhami Soysal'ın deyimiyle "özlü şair" sıfatına tam manasıyla uyan A. Kadir, halkın şairi olmayı başarmış ender sanatçılardan. Şiirlerinin ana unsuru çoğunlukla insan sevgisi, umut ve dirençle yoğrulmuş bir yaşama savaşı olan şairin; şiirden ve düşünceden en çok korkulan bir dönemde bu şiirleri yayımlayarak cesaretin ve toplumcu şairliğin örneği olduğunu söyleyebilirim. Kitabın sonunda yer alan ve aralarında Nâzım
Mutlu Olmak VarkenA. Kadir · Hilal Yayınevi · 1976149 okunma
6/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2025 55. kitabı
·
42 günde okudu
·
Okunma: 08 Aralık 2025 17:09
#Attilaİlhan Duvar isimli ilk şiir kitabından on yıl sonra yayımlamış #SislerBulvarı kitabını. Aradaki dönemde hayatı çok hareketli geçmiş. İstanbul- Paris- İzmir arasında mekik hayatı sürmüş, şiiri yaşamaktan yayımlamaya fırsat bulamamış. Nitekim o dönem ‘solcu’ ozanların yayınevi bulması da hayli zormuş. O da yazmış, dosyalamış, zamanını beklemiş. Toplumcu eğilimli dergi ve gazetelerde hayat hakkı tanınmamış onlara, bu ortamda İlhan bir yandan Paris’te bir yandan da İstanbul’da Nazım Hikmet’i kurtarma operasyonunda aktif olmuş. Yazdıkları garip şiirinin saltanatını sarsan, son derece etkili şiirler olmuş ve peşinden bir çok şairi sürüklemiş, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ümid Yaşar vb.. İlk gençlik yıllarının heyecanı yolculuk, şiirlerinde kendini gösteriyor. Siyasi nedenlerle liseden atıldıktan sonra yazmaya ve okumaya çok boş vakit bulmuş. Ve ilk yazıları seyahat üzerine olmuş. Şiirlerinde de bolca sizi gezdiriyor. Hatta yeter artık anladık Paris’e gitmişsin, gibi düşünecek olan, eleştirileri yanıtlamış; “bir de şu var, özellikle anadolu okuru, paris şiirlerinde yer alan fransızca yer, insan ve içki adlarını yadırgamıştır. bazı fransızca sözleri, mısraları da. bu yüzden eleştirirlerdi. hala eleştirirler. bir çeşit züppelik gibi mi görünüyor ne? oysa değil. nasıl istanbul'dan kars'a ya da adana'ya giden bir sanatçının şiirine yöresel dil özellikleri girerse, paris'e gideninkine de girer.” Kitabın sonunda yazarın notları var. Kitabı yazma sürecinden, biraz özel hayatından söz ediyor ve kısa kısa tüm şiirleri için açıklama yapıyor. Kitaba adını veren şiirin çoğu kişiler tarafından Paris’te yazıldığı ve orada bir bulvar olduğu düşünülse de aksine Laleli de yazılmış. ‘Düşlenen, tümüyle düşsel olan sevgililer, topu topu üç geceye sığdırılan, doyasıya yaşanamayan aşklar,
Sisler BulvarıAttila İlhan · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20225,2bin okunma
İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği (Parladığı) Anlar
9/10
·288 syf.··
2025 23. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 15 Kasım 2025 00:51
Stefan Zweig, ülkemizde novelları ile meşhur bir yazardır (ve de ucuz ve bulunabilir olmasıyla). Oysa kendisinin şahane bir biyografi anlatıcısı olduğu yönü nispeten keşfedilmemiştir. İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ise Zweig'in tarihin gündelik akışını değiştiren olayları deneme-biyografi tadında anlattığı bir yapıtıdır. Zweig, tarihin binlerce sıradan andan ve sıradan kişi arasında çok nadir olarak yüzyıllara damga vuracak ve tarihi değiştirecek an veya kişi gelir demektedir. Zweig tarihi değiştiren anları, alelade ve namütenahi göğü aydınlatan yıldızlara benzetir. Dolayısıyla eserine İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ismini vermiştir. Bu tarihi değiştiren anlara kısaca değinmek isterim: Ölümsüzlüğe Kaçış: Coğrafi Keşifler ile Yeni Dünya'nın keşfi ve Kolomb sonrası ülkesinin en önemli şahsı olma yolunda yeni sömürgeleri keşfetmek isteyen gözüpek serüvenci Nunez de Balboa'nın en büyük deniz kütlesi Pasifik'i keşfetmesini anlatıyor. Bizans'ın Fethi: Adından anlaşılacağı üzere İstanbul'un fethinin anlatıyor. Ama daha çok "Konstantinopolis'in Düşüşü" demek ister gibiydi. Zweig, bir Musevi olmasına karşın islamafobik ve Türk düşmanı ifadelere yer vermiş. Fatih'i zeki ve dahi olarak nitelerken barbar ve zalim olarak itham etmiş. Georg Friedrich Haendel'in Dirilişi: Geçirdiği fiziksel problem sonrası yarısı felç olan Haendel, mucizevi biçimde iyileşir. Bu sefer ruhsal manada çöküşe uğrayan Haendel'in manevi bir yeniden doğuş ile kariyerine zirve yapması anlatılmış. Bir Gecelik Dahi: Fransa'nın ulusal marşı Le Marseillaise'ın öyküsü. Waterloo'da Yazgıyı Değiştiren An: Napoelon Bonaparte'ın İngiliz ve Prusya ile savaşında bir Fransız komutanın anlık kararsızlığı ile alınan büyük yenilgi. Zweig'ın dediği gibi o karar anları çok kısa bir müddet geliyor ve
Edebiyat
İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği AnlarStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20196,8bin okunma