İnsanın kendi içindeki o kadim karanlıkla yüzleşmesi için bazen gerçekliğin ötesine geçmesi gerekir; çünkü masallar, aslında hayatın ta kendisinden daha gerçektir. Özcan Yüksek’in “Şehrazad’ın Sırları” ile zihnime bıraktığı o sarsıcı iz, bildiğimiz tüm tanımları altüst ediyor: Meğer masallar çocuklar uyusun diye değil, yetişkinler o bitmek bilmeyen uykularından uyansın diye anlatılırmış. Bu uyanışın içine daldığım an, dış dünyanın yorucu gürültüsü bıçak gibi kesildi; kendimi bin yıl öncesinin bir çöl çadırında ya da Şah Şehriyar’ın o tekinsiz saray odasında, ama en çok da kendi içimin dehlizlerinde buldum. Yazarın asıl ustalığı, bizi uzak bir geçmişe hapsetmek yerine, o sembollerin içinden bugünkü "bizi" çekip çıkarması.
Şehrazad, sadece boynunu ipten kurtarmaya çalışan bir kurban değil; o, kelimelerin simyasıyla vahşeti bilgeliğe, nefreti ise anlayışa dönüştüren kadim bir şifacı. O bin bir gece boyunca sadece kendi canını korumuyordu; Şah Şehriyar’ın şahsında, aslında hepimizin içindeki o hırçın, yaralı ve yıkıcı tarafı hikâyelerle terbiye ediyordu. Metnin katmanlarına indikçe fark ediyorsun ki; o masallardaki her bir dev aslında bizim kibrimiz, her bir kuyu içine düştüğümüz o dipsiz boşluklar, her bir uçan halı ise zihnimizin prangalarından kurtulma özlemi. Özcan Yüksek’in dili o kadar zarif ve bizden ki, sanki bir akşamüstü çınar altında eski bir dostu dinliyor gibisin. Hiçbir şey eğreti durmuyor, her şey su gibi akıp yatağını buluyor. Masalların o ürkütücü ama büyüleyici dünyasını bugünün insanının yalnızlığıyla öyle ince bir iple bağlamış ki, sarsılmamak elde değil.
Zihnimde özellikle şu üç his yer etti: İlk olarak masallar "bir varmış bir yokmuş" diyerek zamanın düz bir çizgi olmadığını, her şeyin dönüp dolaşıp başladığı yere geldiğini haber veriyor. Bu,