Eserin devamı şu şekildedir: Sınırda kadı olduğum dönemde üç adamı sürdüm: İki cehmîyi ve bir râfızîyi ya da iki râfızîyi bir cehmîyi... ‘Sınır boylarında yaşayanlar sizin gibilerle komşuluk edemez’ dedim.
Gerçek şu ki, dünyaya aynı başkentten hükmeden iki imparator, 1220 yıl arayla aynı cinayeti işlemiş ve mülklerini aynı kadere mahkum etmişlerdir: Konstantinus Augusto, Roma İmparatorluğu'nun zirvesindeki sonuncu büyüklük hükümdardır. İmparatorluk onun ölümünden sonra güç kaybetmeye başlamış, Doğu ile Batı arasında bölünmüştür.
Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu'nun zirvesindeki sonuncu büyük padişahtır. İmparatorluk, onun ölümünden sonra güç kaybetmeye başlamış ve duraklama dönemine girmiştir.
Tarihte pek çok hükümdar evlat katilidir,hatta evlat katili hükümranlık gereği sayılmıştır. Ancak, Konstantin ile Kanuni'nin işledikleri ilk oğul cinayetlerindeki özgünlük, birbirinin devamı iki imparatorluğu aynı kadere mühürlemiş olmasıdır.
Yaratılış olarak var olma, bizi varlığın kaynağı ile her daim irtibat halinde tutar. Bu irtibat, tecelli olarak yaratılışın şu anda da devam ettiğini ve her an ter ü taze olduğunu söyler...
Bugün de durum farklı değil. Her şey değişebilir. Şartlar değişebilir. Mekânlar değişebilir. Ama değiştirmememiz gereken şeyleri değiştirmemeliyiz. Kendimize şu soruyu sormalıyız: Akıntıya mı kapılacağız, yoksa "kayyim" olan o ağaca mı tutunacağız? Bir mümini diğerlerinden ayıran en temel özellik budur. Aynı üniversite kampüsünde bulunabilirsin. Aynı iş yerinde çalışabilirsin. Aynı ortamı paylaşabilirsin. Ama dik durduğunda fark ortaya çıkar. Etrafındaki kalabalıklar sürüklenirken sen yerinde durursun. Onlar gibi konuşmazsın. Onlar gibi bakmazsın. Onlar gibi giyinmezsin. Onlar gibi düşünmez, onlar gibi davranmazsın. Önceliklerin farklıdır. Hayata bakışın farklıdır. Sen bir direk gibi, bir kaya gibi durursun. Eğilmezsin, bükülmezsin.
Ve bu duruş seni görünür kılar. Sen daha hiçbir şey söylemeden, hiçbir nasihat vermeden bile insanlar bunu hisseder. Sana tuhaf gözlerle bakarlar. "Sen biraz garipsin" derler. "Niye herkes gibi değilsin" derler. "Bize uymuyorsun" derler. Oysa sen sadece yerinde duruyorsundur. Başka bir şey yapmı yorsundur. Çünkü sen "kayyim" olan dine tutunuyorsundur; dimdik ayakta duran dine.
Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesi de tam olarak budur. Köle olarak satıldığı evde efendisi ondan şikâyetçi olmaz. Ama fark eder. Bu çocuk farklıdır. Evdeki di-ğer hizmetliler gibi değildir. Diğer erkekler gibi bakmaz. Di-ğer erkekler gibi davranmaz. İşte bu fark, efendisinin eşinde bir takıntıya dönüşür. "Bu çocuk neden farklı?" sorusu zihnini kemirir. "Neden herkes gibi akıntıya kapılmıyor?" der. "Neden gözleri temiz?" der. "Neden bana diğer erkekler gibi bakmıyor?" diye düşünür. Çünkü Yusuf Aleyhisselâm'ın hayatında değişmeyen bir ilke vardır. Ne olursa olsun, hangi ortamda olursa olsun, değerlerinden vazgeçmeyecektir. İşte bu yüzden âyetin devamı bu kadar
Dünyanın kurallarını, hayatın ve insan ilişkilerinin temellerini belirten yüzyıllardır. Ama bu, değişmeyecekler demek değildir. Yalnız insan hayatıyla ölçülünce, sonsuz gibi görünürler… Onların devamı ile bir insan ömrü arasındaki ilişki, tıpkı bir ırmağın yüzündeki dalgalı su ile dibindeki durgun görünen suya benzer… Biri dalgalı, hareketli ve hızlı, ötekisi hissolunmayacak kadar ağır akar.