(...) **“Karşımda rüzgârın tesiriyle bir ağacın yapraklarının kımıldadığını görüyorum… Hiç değilse bu intibâımı, bu sûretle naklediyorum. Fakat kullandığım tabirde ağacı ve onu sallayan rüzgârı zikrediyor, hâdisenin fizikî bir izâhına da girişmiş oluyorum. Hattâ bu izâhı daha da ileri götürerek, aynı maksatla yaprakları kımıldatan muvazenenin kanunlarını, ışığın yayılma kanunlarını, ışık intibâına ve sinir uyarılışının nakline âit kanunlara vesaire gibi, daha birçok şeyleri sayıp dökebilirim. Halbuki bir yandan geçmiş tecrübem, bir yandan da öğrenebildiğim kadar fizik ilmi sayesinde, derme çatma meydana getirdiğim bu fizik realiteleri, fazla olarak da "kavrayışım" dışındaki varlıklarını iddia ettiğim birtakım nesnelerin karşılıklı tesirlerine dayanan bütün bu izâhı ben, şimdi bir yana bırakmak istiyorum; yalnız ve ancak görünenle, fenomenle, bu saf ve yaşanmış intibâ, yâni akışla yetinmeyi arzu ediyorum. Fakat bu tasviri yaparken ben, yalnız dış dünyayı düşünen fizikçinin aksine olarak, intibâımı, ne onu duyan şuurumdan, ne de vücudumdan ayıramam; intibâımı, kendimle eşyanın birlikte ve aynı zamanda verilmiş bir varlığı, bir "birlikte hazır bulunuş"u gibi yaşarım. Bu münasebet, sebep-netice arasındaki "determinist-muayyeniyetçi" bir bakışa mevzu münasebetten apayrı olan nevî şahsına münhasır bir münasebet nevîdir; çünkü, yaşanmış tecrübelerden meydana gelme bütün bu sayısız akışlara âlem ve dünya adını verirsek, bu âlem bensiz olamayacağı gibi, ben de onsuz olamam; âlem benim varoluşumla var… Fizikçinin görüşünü benimseyerek, benliğimizi vücudumuzdaki cisimlenişinden, vücudumuzu dünya içindeki varlığından ve dünyadaki nesneleri de, birbirinden tecrit edişimiz, sırf ayırma yoluyladır. Öyleyse bu görüş, fizikçinin âlemini ortadan kaldırmak değil de, bu âlemi muvakkaten