Bana öyle geliyordu ki, kendi kendime defalarca ezberden okuduğum ve tiyatroda duyduğum dizeler, kendi hayatımda yüz yüze geleceğim yasaların ifadesiydi.
Ruhumuzda, ne kadar önem verdiğimizi bilmediğimiz şeyler vardır. Ya da bunlar olmadan yaşıyorsak, onlara sahip olmayı, başaramama veya acı çekme korkusuyla her gün ertelediğimiz içindir.
Ben Gilberte'ten vazgeçtiğimi zannettiğimde olan, buydu. Söz konusu şeylerden henüz tamamen kopmamışken
–kopuş, bizim zannettiğimizden çok daha sonra gerçekleşir–, örneğin sevdiğimiz kız nişanlanacak olsa, çılgına döneriz, daha önce hüzünlü bir sükûnet hali diye değerlendirdiğimiz hayata tahammül edemeyiz.
Ya da, eğer söz konusu şeye sahipsek, onun bize yük olduğunu, ondan kurtulmaya can attığımızı zannederiz; Albertine örneğinde öyle olmuştu. Ama kayıtsız olduğumuz kişi bizi terk etse, artık ona sahip olmasak, yaşamamız imkânsız hale gelir.
Phaidra'daki tartışmanın, işte bu iki durumu birleştirdiğini söyleyemez miyiz? Hippolytos gitmek üzeredir. O âna kadar ısrarla Hippolytos'un hıncını körüklemiş olan Phaidra, kendi sözlerine, daha doğrusu şairin kendisine söylettiği sözlere bakılacak olursa, vicdanı yüzünden, ama aslında, işin nereye varacağını göremediği ve sevilmediğini hissettiği için, daha fazla dayanamaz. Hippolytos'a gidip aşkını itiraf eder; benim sık sık ezberden okuduğum sahne de buydu:
Müstakbel bir ayrılık sizi bizden çabucak ayıracakmış.
Hiç şüphesiz, Theseus'un ölümüyle kıyaslanınca, Hippolytos'un gidişinin, ikincil bir neden olduğu düşünülebilir. Aynı şekilde, birkaç dize sonra, Phaidra'nın, sözleri yanlış anlaşılmış gibi yapmasını:
...Hiç mi umursamaz oldum ben gururumu? ifşaatının Hippolytos tarafından geri çevrilmesine bağlayabiliriz:
Hanımefendi, hatırlamaz mısınız?
Babam benim Theseus, sizin de kocanız.
Ama