Her yeni sonbahar, göreceğimiz son sonbahara biraz daha yakındır, ilkbahar ya da yaz için de bu böyledir; ama sonbahar, doğası gereği her şeyin sonunu hatırlatır, oysa ilkbaharda ya da yazın, gördüklerimizin sayesinde bunu kolayca unuturuz. Ama varlıkların rengârenk etrafa saçılmasına, rüzgârın değişen sesine, gece çökerken evrenin o inkâr edilmez varlığına yayılan, eskimsi huzura karşı belli belirsiz dikkatimizi uyandıran o duyguda, aceleci bir hüznün karaltısı, yol kıyafetleri içinde bir melankoli seçilir.
Evet, hepimiz göçüp gideceğiz, üstelik her şeyimizle göçeceğiz. Eldivenlere ve duygulara sahip olanlardan, ölümden ve memleket meselelerinden konuşanlardan geriye hiçbir şey kalmayacak. Nasıl ki azizlerin yüzü de, gelip geçenlerin tozlukları da aynı ışıkla aydınlanıyorsa, kiminin aziz, kiminin tozluk takmış kişiler olmasından geriye kalan hiçliği de aynı ışıksızlık karanlığa boğacak.
Bütün dünyanın ölü bir yaprak yığını gibi tasasızca uyuduğu bu dev kasırgada, krallıklar terzi kızların elbiseleri kadar değerlidir ve çocukların sarı örgüleri, imparatorlukların asalarıyla aynı fani anaforda döner.
Her şey hiçtir ve Görünmez’in önünde uzanan avluda –aralık kapısının arkasından tek görülen, yine kapalı bir kapıdır– bizde ve bizim için algılanabilir evren sistemini kurmuş büyüklü küçüklü her şey, elleri olmadığı halde hareketlerini yöneten rüzgâra itaat ederek dans eder.
Her şey gölge ve uçan tozdur; duyulan tek ses rüzgârın havalandırıp sürüklediği şeylerden gelir, rüzgârın ardında bıraktığından başka sessizlik de yoktur.
Hafifliklerinden dolayı ötekiler kadar yeryüzünün esiri olmayan hafif yapraklar Ön Avlu’da, kasırgayla havalanarak daha ağır varlıkların ötesine düşer.
Gözle zor görülen, ancak yakından bakıldığında farkları anlaşılan tekbiçim tozlar, kasırganın