Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
ah şu dikkat dağıtma-kolikler. ah şu odaklanma-fobikler. bizim george orwell olayı tersinden anlamış. büyük birader bizi gözetlemiyor aslında. şarkı söyleyip dans ediyor. şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. büyük birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatinizi çekmekle meşgul. sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor. hayal gücünüzün tükenmekte olduğundan emin olmak istiyor. olsa olsa apandisiniz kadar faydalı hale gelene dek. dikkatinizi sürekli olarak bir şeylere verdiğinizden emin olmak istiyor. ve bu şekilde başkası tarafından besleniyor olmak gözetleniyor olmaktan da beter. dünya sizi doyurduğu sürece, kimsenin kafanızdaki fikirler konusunda endişe etmesi gerekmiyor. herkesin hayal gücü köreldiğinde, artık hiç kimse dünya için bir tehdit olmayacak. ... hayatta karınızla çocuğunuzun ölüsünü bulmaktan daha kötü şeyler de vardır. mesela dünyanın bunu yapışını izleyebilirsiniz. karınızın yaşlanışını ve hayattan bezişini izleyebilirsiniz. çocuklarınızın dünya üzerinde onlardan uzak tutmaya çalıştığınız her şeyi keşfetmelerini izleyebilirsiniz. uyuşturucular, boşanma, konformizm, hastalıklar. bütün güzel ve temiz kitaplar, müzik, televizyon. dikkatin dağılması. çocukları ölen ailelere, haydi, durmayın, demek istersiniz. kendinizi suçlayın. sevdiğiniz insanlara, onları öldürmekten daha kötüsünü yapabilirsiniz. bunun en alışılmış yolu bu işi dünyanın yapışını izlemektir. gazete okuyun yeter. müzik ve kahkahalar düşüncelerinizi yiyip bitirir. gürültü örter. sesin her türü dikkat dağıtır. tutkaldan başınız ağrır. artık, kimsenin aklı kendine ait değildir. konsantre olamazsınız. düşünemezsiniz. beyninizi kemiren bir gürültü vardır daima. bağıran şarkıcılar. kahkaha atan ölüler. ağlayan aktörler. tüm bu
Reklam
"insanın dünyadaki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir; görür ve duyar ama hiç bir şey anlayamaz." william james
Her yeni sonbahar, göreceğimiz son sonbahara biraz daha yakındır, ilkbahar ya da yaz için de bu böyledir; ama sonbahar, doğası gereği her şeyin sonunu hatırlatır, oysa ilkbaharda ya da yazın, gördüklerimizin sayesinde bunu kolayca unuturuz. Ama varlıkların rengârenk etrafa saçılmasına, rüzgârın değişen sesine, gece çökerken evrenin o inkâr edilmez varlığına yayılan, eskimsi huzura karşı belli belirsiz dikkatimizi uyandıran o duyguda, aceleci bir hüznün karaltısı, yol kıyafetleri içinde bir melankoli seçilir. Evet, hepimiz göçüp gideceğiz, üstelik her şeyimizle göçeceğiz. Eldivenlere ve duygulara sahip olanlardan, ölümden ve memleket meselelerinden konuşanlardan geriye hiçbir şey kalmayacak. Nasıl ki azizlerin yüzü de, gelip geçenlerin tozlukları da aynı ışıkla aydınlanıyorsa, kiminin aziz, kiminin tozluk takmış kişiler olmasından geriye kalan hiçliği de aynı ışıksızlık karanlığa boğacak. Bütün dünyanın ölü bir yaprak yığını gibi tasasızca uyuduğu bu dev kasırgada, krallıklar terzi kızların elbiseleri kadar değerlidir ve çocukların sarı örgüleri, imparatorlukların asalarıyla aynı fani anaforda döner. Her şey hiçtir ve Görünmez’in önünde uzanan avluda –aralık kapısının arkasından tek görülen, yine kapalı bir kapıdır– bizde ve bizim için algılanabilir evren sistemini kurmuş büyüklü küçüklü her şey, elleri olmadığı halde hareketlerini yöneten rüzgâra itaat ederek dans eder. Her şey gölge ve uçan tozdur; duyulan tek ses rüzgârın havalandırıp sürüklediği şeylerden gelir, rüzgârın ardında bıraktığından başka sessizlik de yoktur. Hafifliklerinden dolayı ötekiler kadar yeryüzünün esiri olmayan hafif yapraklar Ön Avlu’da, kasırgayla havalanarak daha ağır varlıkların ötesine düşer. Gözle zor görülen, ancak yakından bakıldığında farkları anlaşılan tekbiçim tozlar, kasırganın
13 Haziran 1930 Ben hep şimdiki zamanda yaşarım. Geleceği bilmem. Artık geçmişim de yok. Biri, her şeyin mümkün olmasıyla çöküyor üzerime, öteki, barındırdığı hiçbir şeyin gerçek olmamasıyla. Ne umutlarım var, ne de pişmanlıklarım. Hayatımın bugüne kadarki halini –yani çoğunlukla, istediğimin tam tersi şekilde aktığını– bildikten sonra ne söyleyebilirim ki geleceğim hakkında, beklemediğim, dilemediğim bir şey olacağından, benim dışımdan bir yerden, hatta bazen kendi irademin bir oyunu olarak başıma geleceğinden başka? Geçmişimde ise, hatırlayıp da gereksiz yere yeniden yaşamayı arzulayabileceğim hiçbir şey yok. Kendi benliğimin izinden, onun bir benzerinden başka bir şey değildim ben. Geçmişim, olmayı başaramadığım her ne varsa onlarla dolu. Uçup gitmiş anlardaki duyguları bile özlediğim yok: Duygu şimdiki zamana muhtaçtır; o an geçtikten sonra sayfa kapanır ve hikâye sürer, öykü ise biter. Şehirli bir ağacın bir görünüp bir kaybolan kopkoyu gölgesi, üzgün bir havuza damlayan suyun hafif şıpırtısı, muntazam çimenlerin yeşili –alacakaranlıkta bir park–, şu an benim için tüm evrensiniz, çünkü bendeki şu bilinçli hissetme yetisinin içi tamamen, tıka basa sizinle dolu. Hayattan, böylesi beklenmedik akşamlarda, bahçelerde oynayan yabancı, gürültücü çocukların arasında kaybolduğunu hissetmekten başka dileğim yok, etraftaki sokakların melankolisine komşudur o bahçeler, ağaç dallarından ötede, yıldız faslının tekrar başladığı ihtiyar gök kubbe örter üzerlerini.

Nimet Tanrıver

, bir kitap okudu
10/10
·72 syf.·
Beğendi
·
2020 137. kitabı
Fernando Pessoa
8.3/10 · 2.090 okunma
Reklam