Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
Aliénor daha ileride şöyle demektedir: “kocanın iki yıl boyunca matem kıyafeti giymesi gerekir, hiç değilse yeniden evlenmeyenler böyle yapmalıdır”. Ve yüksek mertebedeki kişiler, prensler yeniden evlenmekte epeyi hızlıdırlar; IV. Henri’nin reşit olmaması nedeniyle Fransa naibi olan Bedford dükü, yalnızca beş ay sonra evlenmiştir. Matemden sonra, lohusa odası güzel bir tören ve hiyerarşin ayırım fırsatı sunmaktadır. Bu alandaki renkler belirlidir. XV. yüzyılda, yeşil kraliçelerin ve prenseslerin ayrıcalığıdır, oysa daha önceki dönemlerde bunların ayrıcalıklı rengi beyazdı. Kontesler bile “yeşil oda”ya hak sahibi değillerdir. Örtülerin ve pikelerin malzemesi, kürkleri ve rengi önceden bellidir. Büfenin üzerinde, büyük gümüş şamdanların içinde sürekli olarak balmumu yakılmaktadır; çünkü odanın perdeleri ancak onbeş gün geçtikten sonra açılabilmektedir. Ancak en dikkat çekici şeyler, kralının cenaze törenindeki araba gibi boş kalan süslü lohusa yataklarıdır. Genç anne, ocağın önünde yer alan bir döşekte istirahat etmekte ve Marie de Bourgogne adını taşıyan bebek de, çocuk odasındaki beşiğinde yatmaktadır; fakat annesinin odasında yeşil perdelerle sanatkârane bir şekilde bezenmiş iki büyük yatak, çocuğun odasında da üzerine yeşil ve mor kumaşlar örtülmüş iki yatak yer almakta ve odanın geniş sofasında da kıpkırmızı bir canfesle kaplanmış büyük bir yatak bulunmaktadır; bunlar vaftiz töreninde kullanılacaklardır. Bu “süslü oda”, eskiden Utrecht halkı tarafından Korkusuz Jean’a armağan edilmişti; bu yüzden adı “Utrecht odası” olmuştur. Aynı estetik kaygı, gündelik hayatta da hüküm sürmekteydi: katı bir kumaş, renk ve kürk hiyerarşisi, hem sınıfları farklılaştırıyor, hem de saygınlık duygusunu muhafaza ediyor ve yüceltiyordu. Bu estetik olma ihtiyacı, kaçınılmaz tik
Reklam
Hayvanat bahçesine, hakkında bir yazı okuduğum ahtapotu görmeye gittim. Bir akvaryumda yaşıyor, canlı yengeçler, balıklar, midyeler ve kendi kendisiyle besleniyordu. Kendi vantuzlarını kemiriyor ve sonunda, teker teker her birini yiyordu. Ahtapotun, ağır ağır kendini öldürdüğü açıktı. Hayvanat bahçesindeki görevlilerden biri, ahtapotun ele geçtiği bölgede savaş tanrısı sayıldığını, toprağa dönük olduğunda yenilgiyi, açık denize baktığında zaferi haber verdiğini anlattı; yerlilerin söylediğine göre ahtapot, yakalandığı sırada inatla hep topraktan yana bakmıştı. Adamın biri, alay olsun diye, kendi kendini yemekle hiç kuşkusuz, ahtapotun yenilgiyi kabul ettiğini söyledi. Ahtapot kendini ısırdıkça bazı seyirciler, ısırığı etlerinde hissetmişçesine ürperiyorlardı. Kiminin de kılı kıpırdamıyordu. Gitmek üzereydim ki, görünürde hiç heyecan duymayan, dudaklarım sıkmadan ahtapota bakan bir genç kadın farkettim. Kadında, en basit kayıtsızlığı bile aşan bir durgunluk vardı. Yanına yaklaştım ve kadınla konuşmaya başladım. Kadın, ailesi şehirde oturan tanınmış bir yüksek memurun karısıydı. Beni, evinde verdiği yemeğe davet etti.
"Coco Chanel, tasarımcı parfümlerinin öncüsü olarak kazandıklarıyla, hiç de kötü bir yaşam sürmedi. Chanel No: 5'in üretim lisanslarından, yaşamının sonuna dek yaklaşık 15 milyon dolar kazandı ve böylece kendine banknotlardan bir taç ördü. Bu başarısını, dolaylı olarak, yakışıklı Rus göçmenlerine borçluydu. Coco Chanel'in, Igor Strawinsky ve Sergey Diaghilew'le dostluğu vardı ve uzun bir süre, bir büyük Rus prensinin sevgilisi olmuştu. 20'li yılların başlarında, Chanel'in Paris'te Rue Cambon Nr. 31'deki salonunda eski çarlık Rusyasının yoksullaşmış prensesleri satıcılık yapıyorlardı. Sürgündeki aristokrat kadınlar manken olarak poz veriyorlardı. Matmazel Chanel, çok geçmeden sevgilisinin, büyük prens Dimitri Trubetzkoy'un kızkardeşi Marie'yi, nakış bölümünün yöneticisi yaptı. Ne de olsa, orada, konuyu bilen bir elemana gereksinim duyuyordu; çünkü Rus folklorunun kendisi için bir esin kaynağı olarak bulgulamıştı. Bir Rubaşka, nakışlarla bezeli bir Rus blüzü tasarladı ve tüm giysileri, iç Kafkasya motifleriyle donattı. Ancak Coco Chanel, belirsiz zamanların güvencesi olacak bir parfüm istiyordu. Dimitri'nin aklına, BolşevikIerden kaçıp Côte d'Azur'a yerleşen Ernest Beaux adında biri geldi. Bu adam, Moskova'da, sabun kaynatıcılık ve parfümcülük mesleğini öğrenmişti. Ernest Beaux, Fransa'daki sürgün yerinde ziyaret edildi ve madam ona, ne istediğini açıkladı. Olabildiğince modern bir parfüm olması gerekiyordu. Her durum için, 24 saat kullanılabilecek bir parfüm. Coco Chanel'in oda konusundaki inancı "Bir kadın benden aldığı bir giysiyle sabah alışverişe çıkabilir, öğleden sonra çaya, akşam da tiyatroya gidebilir" şeklindeydi. Modern bir kadının artık günde üç kez giysisini değiştirecek zamanı yoktu. Bir parfüm, bu talebe yanıt verebilmeliydi. Ernest Beaux, düşündü ve

Nimet Tanrıver

, bir kitap okudu
10/10
·168 syf.·
Beğendi
·
2020 136. kitabı
Andrea Hurton
7.3/10 · 39 okunma
Oyunu oynayan Tanrı, bizlerse dama taşı! İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf. Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak. Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna. Ömer Hayyam XXXVI Duvarlarla çevrili bir bahçenin alacakaranlığında, kıpır kıpır insanlar. Baskerville'i nasıl ayırdetmeli? Tüm yüzler öylesine yağız ki! Bir ağaca yaslanmış, duruyorum. Çevreme bakıyorum. İçi aydınlatılmış bir kulübenin önünde tuluat yapılıyor. Anlatıcı ve ağlayıcı Roze-Khvan'lar, müminleri ağlamaya, bağırmaya, kan dökmeye çağırmaktaydı. Adamın biri ortaya çıktı, gönüllü olduğunu söyledi. Acıya gönüllü! Yalın ayak, yarıdan yukarısı çıplak, elleri zincirli... zincirleri havaya fırlatıyor, omuzlarından çıplak sırtına kaydırıyor, demir kaygan, cilt ince... morarıyor ama dayanıyor. Kanatması için otuz-kırk darbe vurması gerek. Siyah bir fışkırtı! Acının tiyatrosu da bu! Bin yıllık çile gösterisi! Kırbaçlanma arttıkça, halkın bağırması da artıyor, anlatıcı darbelerin ve çığlıkların gürültüsünü bastırmak için daha çok bağırıyordu. Tam o sırada oyunculardan biri ortaya atıldı, kılıcıyla tehditler yağdırdı, yüzünü buruşturdu, lanetlendi. Kendisine birkaç da taş atıldı. Az sonra kurban ortaya çıktı. Kalabalık çığlık üstüne çığlık attı. Ben bile kendimi tutamayıp bağırdım, çünkü adamın kafası kopmuş, yerde sürükleniyordu. Başımı çevirdim, dehşet içinde rahibe baktım, soğuk bir gülümsemeyle beni yatıştırdı: — Bu çok eski bir hile. Bir çocuğun ya da çok kısa boylu bir adamın kafasının üzerine bir koyunun kopmuş kafasını oturtuyorlar. Öyle bir biçim veriyorlar ki, kanlı boyun üst kısımda kalıyor, üzerlerine de tam yerinden delinmiş beyaz bir çarşaf örtüyorlar. Gördüğünüz gibi yarattığı izlenim dehşet verici! Piposunu çekti. Kafası kopmuş olan, sahnede sıçrayıp döneniyordu. Sonra