Oyunu oynayan Tanrı, bizlerse dama taşı!
İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf.
Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak.
Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna.
Ömer Hayyam
XXXVI
Duvarlarla çevrili bir bahçenin alacakaranlığında, kıpır kıpır insanlar. Baskerville'i nasıl ayırdetmeli? Tüm yüzler öylesine yağız ki! Bir ağaca yaslanmış, duruyorum. Çevreme bakıyorum. İçi aydınlatılmış bir kulübenin önünde tuluat yapılıyor. Anlatıcı ve ağlayıcı Roze-Khvan'lar, müminleri ağlamaya, bağırmaya, kan dökmeye çağırmaktaydı.
Adamın biri ortaya çıktı, gönüllü olduğunu söyledi. Acıya gönüllü! Yalın ayak, yarıdan yukarısı çıplak, elleri zincirli... zincirleri havaya fırlatıyor, omuzlarından çıplak sırtına kaydırıyor, demir kaygan, cilt ince... morarıyor ama dayanıyor. Kanatması için otuz-kırk darbe vurması gerek. Siyah bir fışkırtı! Acının tiyatrosu da bu! Bin yıllık çile gösterisi!
Kırbaçlanma arttıkça, halkın bağırması da artıyor, anlatıcı darbelerin ve çığlıkların gürültüsünü bastırmak için daha çok bağırıyordu. Tam o sırada oyunculardan biri ortaya atıldı, kılıcıyla tehditler yağdırdı, yüzünü buruşturdu, lanetlendi. Kendisine birkaç da taş atıldı. Az sonra kurban ortaya çıktı. Kalabalık çığlık üstüne çığlık attı. Ben bile kendimi tutamayıp bağırdım, çünkü adamın kafası kopmuş, yerde sürükleniyordu. Başımı çevirdim, dehşet içinde rahibe baktım, soğuk bir gülümsemeyle beni yatıştırdı:
— Bu çok eski bir hile. Bir çocuğun ya da çok kısa boylu bir adamın kafasının üzerine bir koyunun kopmuş kafasını oturtuyorlar. Öyle bir biçim veriyorlar ki, kanlı boyun üst kısımda kalıyor, üzerlerine de tam yerinden delinmiş beyaz bir çarşaf örtüyorlar. Gördüğünüz gibi yarattığı izlenim dehşet verici!
Piposunu çekti. Kafası kopmuş olan, sahnede sıçrayıp döneniyordu. Sonra