İsviçre’de yatılı okula giden, varlıklı ailelerin çocukları kendi istemedikçe böyle bir şey olmaz. Benim gibi, bu okulda okuyan, benim yaşımdaki herkesin bildiği bir hikâye vardır: Becerikli bir öğrenci yıllar önce, yurdun anahtarını çalmış ve bir yedeğini yaptırmış; güya gizli bu anahtarı da ana giriş kapısının kenarındaki belli bir taşın altına saklamış.
Daha sonra, ne zaman azgın bir küçük Bayan Şıllık Şıkdonlu gizli bir buluşma ya da sigara içmek için dışarıya süzülse ve kendini kilitli kapının dışında bulacak olsa, kınamayla karşılaşmak yerine, böylesi günahkâr acil durumlarda, herkesin yerini bildiği bu anahtarı kullanmış ve sonra anahtarı yine her zamanki yerine bırakmış.
Taşın altındaki bu müşterek anahtar birkaç adım ötedeydi ötede olmasına ama ellerim kapı koluna yapışmış bir haldeyken o anahtara ulaşmamın imkânı yoktu.
Annem size bunun, “O Hamlet anlarından biri” olduğunu söyleyecektir. Anlamı ise şudur: Olmak ya da olmamayı tayin etmek için, kayda değer bir çaba sarf etmen gerekir.
Gece bekçisi gelene kadar bağırıp çağırsam rezil olacak, küçük düşecek ama hayatta kalacaktım. Eğer donup ölürsem, onurumu koruyacak ama... ölü olacaktım.
Muhtemelen bu okulda okuyacak gelecek kuşaklar için bir acıma ve gizem figürü olacaktım. Bırakacağım miras, her kıza anlatılacak bir dizi yeni kural olacaktı. Mirasım, benim yaşımda her kızın ışıklar sönünce birbirine korku içinde anlatacağı bir hortlak hikâyesi olacaktı. Belki çıplak bir ruh olarak aynalara, pencere camlarına görüntüm yansıyacak, ay ışığı vuran koridorların uzak köşelerinde belirecekti. Gelecekteki bazı imtiyazlı afacanlar, gözlerini aynaya dikip, “Deli Spencer... Deli Spencer” diye üç kere tekrar ederek, gözlerini aynaya dikip, benim ruhumu çağıracaktı.
Yine, bu da bir çeşit güç ama biraz aciz bir güç!
Ah