masamıza leyla gelsin ta ürdün’den ama istesek gelir bize ince parmaklarını şaklatarak nizar kabbani’den bahseder i·stesek olur böyle şeyler biz ona türkçe çaylar ısmarlarız kuranda peygamberin bile azarlandığı ayetler vardır, onu deriz başka şeyler de vardır doğuda her yüz kilometrede bir zalimle mazlumun değişmesi dengesi biz ey dünya yorgunları diyelim çay içmeye başlayalım çay içeriz bir halk dengelenir yumruğumuzdaki kuvvetle babaların bıyıklarına ilişen siyaset dersi annelerin ideolojileri yoktur merhametleri vardır ben o merhameti kimsede görmedim kitaptaki meryem’i saymazsak en esaslı küfrü orta ikide bir kızdan yedim o bana âşıktı yazmaktan başka neye yararsın allahın belası, demişti bir şeye yaradığım hissi evlenirsem bir gün olacak i·mparatorluklar çağından beridir yasak bir sevmektir devlet halk ilişkisi gecenin dördünde şiirden daha değerli işler vardır biz ey dünya yorgunları diyelim çay içmeye başlarken sevgilimizle saatler süren telefon konuşmaları yapalım sırrı abinin kızı bize de şiir yazsın bu annesiz evleri değiştirelim aniden ben bir mektuba başlamışsam gerisini sen getir yarım mektupların verdiği esenlikle öperim alnından bankalar kapanır, faizler düşer, bir bakarsın iyileşir dünya bundan bana mektup yaz, boş bırakma, ihtiyarlamazsam orta dünya bizimdir
Alıntı
Sibel Edmonds: Neden Epstein’in Ağı Türkiyede “Devlet Sırrı”?! YouTube Canlı Yayın bu Akşam Türkiye Saati 22:30’da * youtube.com/live/7QHZnvGF0pg
Epstein
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
"KENDİNDEN ZUHÛR DİYALEKTİĞİ" NEDİR?
Etrafında ister istemez “terör”, “radikal İslâmcı örgüt”, “90’lar”, “bombalı eylemler” gibi çağrışımlar oluşmuş olan “kendinden zuhûr diyalektiği”, kamuoyu algısında terörle ilişkilendirilse de kavramı bilen dar çevre için daha derin ve kapsamlı bir hikmettir. Kendinden zuhur diyalektiği, Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde, Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “fütuhî hikmet”le birlikte verilir. Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus-ul Hikem’inden aldığı misâlle, efendi kölesine “kalk” der; emir efendiden, kalkma fiili köledendir. Allah bir şeyin olmasını diler, ona “Ol” der ve o şey olur; böylece oluşun üçlü yapısı belirir: irâde Allah’tan, emir Allah’tan, oluş keyfiyeti mahlûkun kendindendir. Burada “kendinden” kelimesi yanıltıcı olabilir. Bu “kendi kendine, Allah’tan bağımsız” demek değildir. Tam tersine, “Allah’tan, fakat kulun istidadı ve fiili üzerinden” demektir. Yâni oluş, “O değil; O’ndan” çizgisinin fiil alanındaki karşılığıdır. Yaratılmış varlık, Allah değildir; Allah’tandır. Fiil de kulun mutlak bağımsız yaratışı değildir; ama kulun kendinde olan istidat ve yönelişle zuhûr eden hakikatidir. Bu yüzden oluş, hem kaderdir hem mesuliyettir; hem verili bir sırdır hem insanın kendi fiiliyle içine girdiği bir imtihandır. Mirzabeyoğlu bu hakikati kaderci bir edilgenliğe değil, kulun fiili ve istidadı bahsine bağlar. Bu, ne modern bağımsız özne fikridir ne de insanı tamamen silen cebrî kaderciliktir; kul, Allah’ın irâde ve emri altında kendi istidadının gereğini fiile çıkarır. Mirzabeyoğlu’nun, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nden iktibasla, “kendinden oluş hikmetini anlayan, nefsinde zuhur eden hayır ve şerrin yine kendinden geldiğini bilir” demesi de buraya bağlıdır. Bu noktada “ilim malûma tâbidir” düstûru, oluş bahsinin metafizik temelini verir. __“Mâlûm” kelimesi,
İBDA Diyalektiği
İsmail Ankaravî (Rusûhî), Kadızadeliler gibi dinde tasavvuf karşıtı püriten bir hareketin yükseldiği en tehlikeli dönemde Mevleviliğin entelektüel kalesi oldu. Yazdığı Mecmûatü'l-Letâif ve Matmûatü'l-Maârif (7 ciltlik dev Mesnevi Şerhi) o güne kadarki tüm şerhleri aşan bir şaheserdi. Ancak Ankaravî dışarıya karşı Mevleviliği savunurken, içeride çok ciddi bir tasfiye ve kıskançlık çemberindeydi. Kulekapı postu (şeyhliği) Mevleviliğin Pera'daki vitrinidir. Sırrî Abdi Dede, finansal gücüyle bu makamı kesin gözüyle beklerken Konya'daki Çelebi’nin dışarıdan Ankaravî’yi ataması, İstanbul'daki yerleşik derviş aristokrasisini sarstı. Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin (1623) kuruluşundaki Venedik kerestesi ve Avrupa mermeri detayları, Abdi Dede'nin Konya'ya karşı bir "gösterişçi meydan okumasıydı". "Siz bana Galata’yı vermediniz ama ben kendi servetimle payitahtın en pahalı semtinde, Yenikapı'dan bile daha ihtişamlı bir merkez kurarım" mesajıydı bu. Konya’nın bu tek taraflı hamleye kızıp "Yıkın!" emri vermesi, tasavvufi teslimiyetten ziyade merkezi otoriteyi koruma refleksidir. Yenikapı Şeyhi Sabuhî Ahmed Dede’nin Sırrî Abdi’nin yanında durması ise tamamen Galata’nın (ve dolayısıyla Ankaravî’nin) İstanbul’da tek güç olmasını engelleme stratejisiydi. Ankaravî hem entelektüel dehasıyla hem de Konya'nın desteğiyle gelmişti; Yenikapı ve Kasımpaşa ise yerel elitlerin desteğine sahipti. 1866 yılında kurulan Meclis-i Meşayıh (Şeyhler Meclisi) ile tarikatlar devlet bürokrasisine bağlanınca, İstanbul'daki güç dengesi tamamen değişti. Konya uzak bir taşra merkezine dönüşürken, Yenikapı Mevlevihanesi sarayla, bürokrasiyle ve Meclis-i Meşayıh ile kurduğu organik bağlar sayesinde Mevleviliğin Asitanesi haline geldi. Yenikapı tayfası güç tekelini eline alınca, geçmişteki o 17. yüzyıl rekabetinin
Tarih
Nacizane Tavsiye Ettiğim Kitaplar...
rahmetli mustafa necati sepetçioğlu'nun şu kitapları: dünki türkiye serisi'nin 12 kitabı 1- kilit 2- anahtar 3- kapı 4- konak 5- çatı 6- üçler yediler kırklar 7- bu atlı geçide gider 8- geçitteki ülke 9- darağacı 10- ebemkuşağı 11- sabır 12- gece vaktinde gündönümü sabır ağacı serisi: 1- sahibini arayan toprak 2- zaman toprak ve sahibi 3- zaman yürüyüşü 4- zaman bir dar kapıda 5- zaman sarkacı 6- zaman yok 7- zaman dönümü 8- zaman uyanışı yesili hoca ahmed serisi: 1- sesler ve ışıklar 2- hurmalığın ak doğanı 3- aydınlığın mührü
1000Kitap
TÜRK ROMANI VAR MIDIR?
Büyük Doğu Mimarı, Necip Fazıl Kısakürek “yoktur” diyor. Niçin yok?.. Şüphesiz, memleketimizde yüzlerce romancı doğdu, binlerce roman yazıldı… Bir Türk romanının olabilmesi için, yazarın Türk olması, romandaki kahramanların Türk ismi taşıması, mekânın Türkiye olması ve bu ülkenin meselelerinden bahsedilmesi yeterliyse elbette bir Türk romanı vardır; hem de kemmiyet itibariyle oldukça hacimli bir Türk romanı… Ama bir Türk romanının olabilmesi için, onu dünya romanından ayıran bazı çizgilerin, dünya romanında mevcut olmayan orijinal hususiyetlerin, dünya edebiyatına teklif ettiği yeni anlayışların olması gerekirse, elbette bir Türk romanı yoktur. Söz konusu olan, dünyadaki anlayış ve tekniklerinin, bu ülke insanına montajıdır. Batı’da modeli çizilmiş ve imâl edilmiş bir otomobil düşünelim. Bu otomobilin şeklinden motoruna ve diğer malzemelerine kadar aynısı Türkiye’de, Türk insanı tarafından üretilse ve kullanılan parçalar dahi yerli olsa, ona Türk otomobili demek için saf denecek kadar iyimser olmak gerekir. Örnek aldığı modele ciddî bir takım teknikler ilâve eder ve böylece karşıya teklif edebileceği yenilikler olursa o zaman iş değişir. Yeşilçam filmlerini hatırlayalım: Artistler Türk, yönetmen de öyle… Kezâ filmler bu ülkede çekiliyor ve genellikle işlenen mevzular da bu ülkenin hastalıkları… Ama buna rağmen bir “Türk Sineması”ndan sözedilemiyor; çünkü dünya sinemasına vereceği birşeyi yok bu filmlerin… Türk romanı denilen eserler bütünü de böyle… Aralarında gerçekten başarılı çıkışları ifâde eden ve okunmaya değer eserler olsa da, bunlar “kendi kendinden ibârettir” ve genel hükmümüzü değiştirecek bir “sürekliliği” doğuramamışlardır. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, **“Çağdaşlık, eğer dünya çapında geçerli bir kültür ölçeğinin adı ise, hâlihazırda geçerli ve hâkim olan ne
Türk Romanı