Il. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'nin çektiği sıkıntılarla diğer ülkelerin çektiği sıkıntılar karşılaştırıldığında Milli Şef İs­met Paşa'nın şükranla anılması gerekir. Milyonlarca insan ölmüş, Avrupa ülkelerinde ekonomi çökmüş, kentler yerle bir olmuştur. Türkiye'nin savaşa dahil olması için birçok ülke baskı yapmış hatta 30 Ocak 1943'de İngiltere Başbakanı Winston Churchill gizlice Adana'ya gelip İsmet Paşa ile görüşmüştür. Ülkemizi bu savaş belasından ustaca koruyan, bunun için gerekli tedbirleri al­mak üzere tasarruf yoluna giden İsmet Paşa, bütün bunlara rağ­men karşı devrimciler tarafından ülkeyi aç bırakmakla suçlana­rak yıpratılmaya çalışılmıştır. "İsmet Paşa ülkeyi aç bıraktı" suçlaması getirenlere sormak gerekir: Tüketimi azaltma yoluna gitmek, gıda stoku yapmak, askeri gücü en yüksek noktasına çıkarmak yani ülkeyi dışarıdan gelmesi muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklı hale getirmek, bir asker ve devlet adamına yakışır öngörülü bir siyaset değil de ne­dir? Bu topraklar, daha yirmi yıl önce düşman çizmeleri altından kan ve can pahasına kurtarılmamış mıdır? İşte bunun bedelini ödemiş olan bir halkın temsilcileri, bir Dünya Savaşı şartlarında da genç devleti savunmak için gereğini yapmasını bilmişlerdir.
Değerini bilin;
İslâm devletleri arasında Mustafa Kemal'in emperyalizme karşı mücadelesini heyecanla izleyen ilk Müslüman devleti Afganistan'dır. Afganistan, Anadolu'da milli Türk devletini erkenden tanıdı ve bir dostluk anlaşması imzaladı (1 Mart 1921). Afgan Kralı Amanullah Han, Türkiye'deki gelişmeleri hayranlıkla izleyerek, memleketini çağdaş bir toplum yapmak için Atatürk'ü örnek aldı ve 20 Mayıs 1928'de Ankara'ya geldi. Dönüşünde, birçok Türk aydınını ve uzmanını memleketine çağırdı. Fakat İran'da olduğu gibi Afganistan'da da, Atatürk çizgisinde modern bir devlet yaratma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu dönemde bu memleketlerin başarısızlığı, çağdaşlaşma doğrultusunda Osmanlı Türkiyesi gibi uzun bir geçmişi ve deneyiminin olmaması, fikri bir aydınlanma devresi geçirmemesi ve toplumda kabile geleneğinin güçlü olmasından ileri gelmiş olmalıdır.
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Genç Osmanin öldürülmesiyle Osmanlı Devleti'nde ilk kez kötü bir gelenek ve teamül başlatılmıştır. Bu hadiseden sonra devlet adamları menfaati gereği askeri daha fazla kullanmaya başlayacak ve askerin siyasetin içerisine çekilmesine yol açacaktır. Neticede devlet dışarıdan çok içeriyle meşgul olacak gücünü ve kudretini içeride kaybeden bir yapıya doğru sürüklenecektir. Nitekim bu tarihten itibaren Osmanlı tarihinde her zaman girişilebilecek makul ve yararlı yenilik ve ıslahat hareketleri bir şekilde ihtilâl ile engellenme yoluna gidecektir. Dolayısı ile Genç Osman'a karşı gerçekleştirilen ihtilâl hareketi orada kalmamış, gelecek dönemlere de sirayet etmiştir. Bundan sonra ve bilhassa gelecek asırlarda memlekette yenilik ve ıslahat yapmak isteyen bütün büyük hükümdarlar ve vezirler bu yenilik hareketleri uğruna ya tahtlarını yahut başlarını vermişlerdir. Ancak güçlü padişahlar ve kudretli devlet adamları döneminde devlet bu sıkıntılı dönemlerden kurtulabilecektir.
"... Pek güzel bilirsiniz ki, sultanlarla halifelerle yönetilmiş ve yönetilmekte olan ülkelerde, vatan için, mil-let için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düş-manlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu, ekseriya ko-laylıkla sağlanmıştır." Ve bir yer gelir, 1923'teki konuşmasında, emperyalizmin Osmanlı mülkünü nasıl çökertip teslim aldığını ne güzel anlatır: "... Böyle yönetilen ve egemenlikten vazgeçen bir milletin âkıbeti elbette felakettir. Elbette musibettir. (...) Osmanlı Devleti, gerçekte ve fiilen bağımsızlıktan yok-sun bir duruma getirilmişti. Öyle ya, bir devlet ki kendi uyruklarına saldığı vergiyi yabancılara salamaz. Gümrük işlemlerini, resimlerini, memleketin gereksinmelerine göre düzenlemekten uzaktır. Ve bir devlet ki, yabancılar üzerinde yargılama hakkını uygulayamaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değildi, daha fazlaydı. Doğrudan doğruya milletin hayati gereksinmelerinden olan, sözgelişi demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için, her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka müdahale vardı. Şu halde ha yatını sağlamaktan yasaklanmış bir devlet bağımsız olabilir mi? Arz ettiğim gibi gerçekte devlet istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi ecnebilerin bir sö-mürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamiyle tutsak bir duruma getirilmişti. Bu sonuç, arz ettiğim gibi, milletin kendi egemenliğine ve kendi yönetimine sahip bulunmamasından ve bu irade ve egemenliğin şunun bunun tarafından kullanılagelmiş olmasından doğuyordu. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz milli bir devir yaşamıyorduk ve milli bir tarihe sahip değildik." 'Atatürk milliyetçiliği'ni, ya ırksal, ya da 'soğuk savaşçı bir çerçeve içine sokmaya
Sayfa 92
Alıntı
İslam ve Fundamentalizm
Yine Dünya'da ve Türkiye'de Siyasal İslamcılık adlı eserden (s. 267 , 426) aldığım bazı notlara burada de­ğinmek istiyorum: Ülkelerinde İslam devleti hedefine ulaşmamış İslamcılar için içinde bulunulan dönem, Hz. Peygamber'in Mekke döne­mine benzer. Bu dönemi yaşayanların ülkesi de bir bakıma Daru'I Harb'dir. Cihad Yurdu anlamına gelen bu kavram, İs­lam hükümlerinin uygulanmadığı ve Müslümanların güvenlik­te olmadığı ülkeleri tanımlar. Daru'I Harb olan bir ülkede, Ci­had yerine hile yoluna gitmek ve Müslüman olmayanlara karşı 'barış içinde birlikte yaşamayı kabul etmiş görün­mek' gerekir. Bu amaçla Takıyye yapmak ve asıl maksadı bir süre gizlemek Şiilere göre dinsel bir farz hükmündedir. Sünnilerde ise bu durum, siyasi bir zorunluluk kabul edilir. Türkiyeli İslamcıların bu konuda kullandıkları fetvalar­dan birisi Osmanlı Şeyhulislamı Mustafa Sabri Efendi'ye aittir. Ona göre; "Türkiye'de kurulan Demokratik Laik Cumhuriyet, medeni kanunu kabul etmek suretiyle, İs­lam fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da, Avrupa'dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamış­tır. Bu sebeple Daru'I Harb'e dahil olmuştur." ...Kısa zamanda çok sayıda İlahiyat Fakültesi'nin açıl­ması , büyük bir öğretim elemanı ihtiyacını da beraberinde getirdi. Önceki mezunlar ile doldurulmaya çalışılan kadrola­ra, hemen her cemaatten ilahiyatçılar yerleştiler. Neticede İlahiyat Fakültelerindeki bilim ve öğretim seviyesi düştü. Si­yasal İslamcı hareketler bu kez İlahiyat Fakültelerine yerleş­me yoluna gittiler. Türkiye'de İslamcı hareketin gelişmesine paralel olarak bu alanda kullanılan 'Fundamentalizm' ve 'Köktencilik' gibi kavramlar da sıkça kullanılmaya ve tartışılmaya başlanmıştı. İlahiyat Fakültelerinin önde gelen bazı öğretim üyeleri İslam­cılara yöneltilen
30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Anlaşması ile sona eren savaşta Osmanlı İmparatorluğu, Edirne dâhil olmak üzere bütün Rumeli’yi kaybetti. Midye-Enez hattı sınır oldu. Yüzbinlerce Müslüman katledilirken, vatanlarını kaybeden yüzbinlerce Türk, İstanbul ve Anadolu’ya göç etti. Balkan devletlerinin kendi aralarında anlaşamamaları üzerine İkinci Balkan Savaşı çıktı. Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya, Bulgaristan’a savaş ilan etti. Osmanlı Devleti, Balkan devletlerinin anlaşmazlığından istifade etmek üzere harekete geçti. Esas itibarıyla Trakya’da Bulgar askeri kalmamıştı. Çatalca ordusu kurmay başkanı ve İttihad ve Terakki liderlerinden Yarbay Enver Bey, kolordusuna bağlı bir kuvveti Kuşçubaşı Eşref Bey’in komutasında cepheden Lüleburgaz’a kadar keşif yapmak üzere gönderdi. Bulgarlar, Trakya’yı tahliye ettiği için önemli bir direniş gelmeyeceği anlaşılınca Enver Bey’in komutasındaki Türk kuvvetleri 23 Temmuz 1913’te Edirne’yi geri aldı. Batı Trakya Bulgaristan’a geri verilerek Meriç iki devlet arasında sınır kabul edildi. Falih Rıfkı Atay, Edirne’nin alınışını Zeytindağı isimli eserinde şöyle anlatır: “Vatan kaybı İstanbul’da çabuk unutulur. Balkan Harbi’nden şehirde canlı bir hatıra kalmıştı: Edirne! Onu geri almak ve Bulgaristan’ın yenildiğini görmekle, kalp acılarını dindirmiştik”.