"
Atatürk bir diktatör mü?
Cevap aşikâr: Evet diktatör. Ama dâhice bir yöntemi var, o da şu: 'Ben yaptım, böyle istiyorum', demiyor. 'Ben bunu Şeyh Efendi'den öğrendim', diyor. Şeyh Efendi'de tasdik ediyor.
"
" Bu tufan çok kimseyi yutabilir, yok edebilir, birçok insanı hatta yakınlarımızı kaybedebiliriz. Mesele ölmek değil, mesele insan gibi kalıp öyle ölmek. Mesele bu sapkın şeytanların oyunlarına karşı teslim olmamak. Emanet edilen her şeyin fıtratına sahip çıkmak."
Devrim, bir tür din haline gelmişti. Özgürlüğün mabedi olan Devrim tapınağına tapınıyorduk. İlahi bir esin yaşıyorduk. Erkekler ve kadınlar hayatlarını Dava'ya veriyordu;yeni doğan bebeklerin eskiden Tanrı'ya adanması gibi onları şimdi de Dava'ya adıyorduk. Biz İnsanlığın sevdalılarıydık.
On sekizinci yüzyıl Encylopedie' yi, Devrim Moniteur'ü yaratır. Kuşkusuz bu büyüyen ve sonsuza dek uzanan spiraller yığınına da dil karmaşası, hiç durmayan etkinlik, yorulmak bilmeyen emekler, tüm insanlığın hararetli rekabeti, zekanın yeni bir tufana, barbarların yeni bir istilasına karşı sığınabileceği bir barınak vardır.Burası insanlığın ikinci Babil Kulesidir.
Madem beynin doğal çalışma prensibi ritmik salınım; o halde neden bu kadar sık “yetersizim,” “dikkatim dağılıyor” hissine kapılıyoruz? Yanıtı yalnızca beynin doğasında aramak, bizi yanlış bir yere götürür. Asıl gerilim, beynin ritimleriyle onu içine sokmaya çalıştığımız sistemlerin ritimleri arasındadır. Sanayi Devrimi, insan bedenini çoğu zaman bir makinenin uzantısı gibi gördü.
Fabrikadaki montaj hattının ritmi, insanın doğal ritimlerinin yerine geçti. Dijital Devrim ise benzer bir metaforu bu kez beyne uyguladı. Modern ofis ve bilgi ekonomisi, beyni sürekli açık kalması gereken, kesintisiz veri işleyen, hiç durmayan bir işlemci gibi hayal etmeye yatkın. Bu hayal, kâğıt üzerinde parlak görünür: hız, verim, süreklilik. Fakat canlı bir sistem için bedeli ağırdır.