Bugün yaşadığımız hastalıklar, büyük büyükbabalarımız, büyük büyükannelerimiz için, hatta bakarsanız pek çok memeli hayvan için hiç de öyle bilindik şeyler değildi. Daha net ve açık ifade etmek gerekirse bizler, aslında atalarımızdan ya da yeryüzünün mahrumiyet bölgelerinde yaşayan pek çok insandan, çok daha farklı hastalıklara yakalanıyoruz ve de onlardan çok farklı
şekillerde öleceğiz. Bu bambaşka hastalıklara ilişkin endişeler gecelerimizi doldururken, yavaş yavaş çürümek için de yeteri kadar iyi ve uzun bir hayata sahibiz.
Lakin, ben bu hükümlere şimdiki aklımla varmış bulunuyorum. Böyle düşünebilmek için ne acı tecrübeler görmem, ne çetin imtihanlardan geçmem lazım geldi. Frenkler "Gençlik bilseydi, ihtiyarlık yapabilseydi," derlermiş. Ne doğru söz. İnsan, yaşla hakikate eriyor ama, onu kullanmak, ona göre yaşamak gücünü kaybettikten sonra...
Ben, şu anda, iki ayrı insanım. Biri her seye ağlıyor; öbürü her şeye gülüyor. Daha doğrusu, bir Münire var ki, hayatı, genç kızlığının his ve hayal perdesi arkasından seyretmekte, öbür Münire de bütün çirkinlikleri, kalabalıkları bayağılıklarıyla çırılçıplak görmektedir. Hangisi haklı? Dogruyu hangisi söylüyor? Bana öyle geliyor ki, her ikisi de. Zira, hayat ne tamamıyla güzel, ne büsbütün çirkindir. Hem acıklı, hem gülünç tarafları vardır. Onu, neden yalnız bir yanından almalı? Onu neden olduğu gibi almamalı?