1980 yılının yazında kitapta zikredilmeyen, ama betimlemelerden Trakya civarlarında küçük bir kasabada geçiyor hikaye. Almanya'da karı koca çalışabilmek için üç çocuklarından en küçüğü olan kızları Münevver'i akrabaları Koca Hala ile eşi inşaatçı Rüstem'in yanına bırakan aile, çocuğun duygularını hesap etmeden geri dönüyor.
Başta çok ağlayan Münevver, kısa sürede mahalleye alışınca Koca Hala'nın şefkatli kollarında çok şey buluyor. Tütün-zambak kolonyası ile yemek kokusunun sevgiyle karıştığı yaşlı kadın ve birbirine dostlukla kenetli mahalleli sarıp sarmalıyor Münevver'i. Evin genç devrimci oğlu İbo'ya arkası arkasına sorular soruyor: "Ağaçlar rüya görür mü?", "Unutulan anılar nereye gidiyor?", "İnsanların düşüncelerini görsek ne olurdu?" İbo da bıkıp usanmadan bu sorulara cevap veriyor.
Sadece bunu öğrenmiyor Münevver. İlk kez denizi görüyor, ilk defa tekne orucu tutuyor, ilk defa çocuklarla mahalle arasında oynuyor, ilk defa tanıdığı biri ölüyor, ilk defa karşısına sokakta ayı çıkıyor. Dostluğu, kardeşliği, ahretlik olmayı keşfediyor. Sabahlara ekmek kokuları, sofrada yeni açılmış böreklerle uyanıyor, çarşıdaki bir dükkandan aldığı Tatil Kitabı ile vakit geçiriyor, uyumadan önce kitap yerine Koca Hala'nın okuduğu takvim yapraklarındaki öyküleri dinliyor. Hayatı öğreniyor Münevver.
Bu kitapta çok iyi karakterler tasvir eden yazar, sokak aralarını, panayırları, pazar yerlerini, deniz kenarlarını, evleri öyle bir anlatıyor ki orada yaşıyormuş gibi oluyorsunuz. Duyguları, en temiz hisleri bir çocuğun gözünden anlatıyor. Üstelik 80 darbesini de yine bu tertemiz çocuğun bakış açısıyla dinlerken içinize bir şeyler oturuyor. Sonunda aklıma Ekşi Sözlük'te dün okuduğum bir yorum geldi ve tam da bu kitabın sonu için yazılmış gibiydi: Birileri karışmasa kendi halimizde