Çocukluk, ömrün ilkbaharı olarak bilinse de özünde sonbaharıdır. Kaçırdığımız, incelikli bir detaydır bu, yalnızca farkında değiliz. Etrafımızda gerçekleşen tüm her şeye büsbütün çıplaklığıyla tanık olmanın ilmek ilmek bizi ördüğü bir çağın gerçekleşmesi desek yerinde olur. Bu gerçeğe rağmen çocukluktan çıkıp artık gençliğe yol aldığımızda, etrafımızda olan bitenlere hükmetme devrimiz hafifçe yaklaşır. Yetişkinlerimiz artık maskelerin ardına sığınır, onların arkasından bize yalanlarla seslenirler. Oysa biliriz, içimizde sonbahardan kalma bir bilinçle onlara cevap veririz. Yahut kendi evrenimizi, eksenimizi şeffafça örer ve yol alırız.
Tove Ditlevsen'ın Kopenhag Üçlemesi'nin ilk kitabı Çocukluk da bu sonbaharın lirizmiyle dolu. Kendi yaşamına bir perspektif sunan Ditlevsen'ın bu kitabı otobiyografik bir eser. İçinden geldiğince, dilinin fazlasıyla döndüğü, büyük büyük laflarla, coşkun bir dille... Yaşadığı çevrenin sosyolojik yüzünü bize somut bir ifadeyle tanıtması bir yana, ailesini katman katman aktaran, kendi gerçeğini bize aktarmakta sakınca görmeyen tutuma sahip.
İşçi sınıfı bir ailede yetişen, annesiyle birbirlerine ördükleri mesafe ve çok sevdiği fakat ön yargılı tutumla yaklaşan babasına hissettiği çelişkili ruh hâli... Bir de çekilmez bir abiyle geçen çocukluğun izleri neler olabilir ki?
Çocukluk, başlı başına bir muamma ve çetrefilli dönemin içinden geçtiğimiz, üzerimizde fazlasıyla izler barındıran bir ara kat yapılanmadan ibaret.
İçimizde biriken tüm yaraların irinli yapısının gittikçe arttığı, bizde daima belirsiz bir ruh hâli yaratan, arada kalmış bir dönemin dışarıya yansıması her birimizde farklı gelişiyor. Kimimizde taşkın, onulmaz profile dönüşüyor. Kimimizde erken olgunlaşmanın verdiği ciddi sorumlulukla birlikte etrafımıza takındığımız