Ben duyuyorum. Midem ağrıyor duymaktan. Sessizlikten de ağrıyor. Ama en çok duymaktan. Duymak, ölmüş sevdiklerimizin sesini yavaş yavaş unuturken, kulağımızın arkasına saplanan o sancıdır. Unutmak ölüme ait değil, unutmak bu dünyanın kaygısıdır. Yaz bunu.
Sadece içimden bir ömür ona tahsis ettiğim o kocaman alanda kendime ait bir yer de bulmak istiyordum artık. Bu bir zaruretti. Bu giderilmesi elzem olmuş zaruretim artık kendisini fazlasıyla belli ediyor, yeni yeni yeni bilinçli bir isteğe dönüşüyordu.
“…Dünyaya doğru bir çapa. Günler süren gecenin içinde bir mum ışığı. Yeryüzünde sürüp giden yaşama bir çengel. Kıyısına vurduğum ıssız adada kumlara yazdığım “İmdat” yazısı.”
“…Bakıyorum, benim kız, gözleri yarı aralık gülümsüyor. Arada bir çıkıp geliyor böyle, oturuyor, ortalıkta dolanıyor, bazen hırçın, bazen neşeli, bir şeyler anlatıyor, sonra sıkılınca yine gidiyor. Kapım ona hep açık. Hatta bazen bizzat çağırıyorum. Küçük dertlere lüzumundan fazla büyük tepkiler verdiğimde, haddinden fazla üzüldüğümde, korktuğumda, kendimi çaresiz hissettiğimde, bu tazyikli hallerin biraz da onun işi olduğunu biliyorum. Sesleniyorum, hadi gel azıcık konuşalım. Anlat bakalım neye alındın? Sağ olsun nazlanmadan çıkıp geliyor. Oturup konuşuyoruz. Dizime yatıyorum onu, saçlarını tarıyorum usul usul sakinleştiriyorum. İkimiz de yatışıyoruz. Yalan yok, ben bambaşka biri olmuyorum, dünya bambaşka bir yere dönüşmüyor ama birbirimizi dinleyince hayat kolaylaşıyor. “