:D
"...Eski Roma'da Jüpiter'in büyük rahibi Flamen Dialis, olağanüstü sayıda tabu kuralına uymak zorundaydı. Ata binemez, ne ata ne de silahlı bir insana bakamaz, kırık olmayan bir yüzüğü taşıyamaz, giysilerinde düğümlü bağ bulunduramaz, buğday ununa, mayalı hamura dokunamaz, keçinin, köpeğin, çiğ etin, baklanın, sarmaşığın adını anamazdı. kullanırlarmış ki, çok zaman, zavallı hükümdar tahta çıktıktan sonra pek fazla yaşamazmış; bu yüzden, kabilenin önemli kişileri kendisine karşı kin besledikleri kimseyi kral yapmayı kural haline getirmişler.
Sayfa 341
Alıntı
"...Eski Roma'da Jüpiter'in büyük rahibi Flamen Dialis, olağanüstü sayıda tabu kuralına uymak zorundaydı. Ata binemez, ne ata ne de silahlı bir insana bakamaz, kırık olmayan bir yüzüğü taşıyamaz, giysilerinde düğümlü bağ bulunduramaz, buğday ununa, mayalı hamura dokunamaz, keçinin, köpeğin, çiğ etin, baklanın, sarmaşığın adını anamazdı.
Sayfa 338
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İBN'ÜZ ZAMAN ve İBN'ÜL VAKİT FARKI...
(...) Hızla yol alan bir otobüs tahayyül edelim. Koltuklardan birinde, yan yana, Mister Dedalus ile Mösyö Bloom oturuyor. Otobüsün camından birbiri ardına değişen manzaraları seyrediyor ve arada bir dönüp birbirlerine gördükleri hakkında yorumlar yapıyorlar; yahut gelişigüzel lâflıyorlar… İşte münekkidin “şuur akışı” ve “kaleydoskopik şuur ekranı” dediği şey! “Yarı idrâk, yarı imâl” dediği şey! İsterse camdan geçen manzaraları seyredebilir, isterse otobüsün tavanına göz dikip hayâle dalabilir, isterlerse birbiri üstüne düşüp uyuyabilirler; ama bunların hiçbirine “dinamik bir akıl ve muhayyile” vasıflandırması yakışmaz! Zirâ bu türlü “istihâle”, gâyesiz bir değişme, İslâm Tasavvufu’nda “İbn’üz-zaman- zamanın oğlu” denilen makama denk düşer. Oysa bir de, aynı otobüsün şoför mahallindeki “Hafiye”ye bir göz atalım: Gözleri daima “ufuk”ta, “direksiyon-istikamet bilgisi” elinde, “gaz ve fren pedalı-hareket ve sükûn kabiliyeti” ayağının altındadır. O, kaleydoskopik şuur ekranına yansıyan görüntüleri isterse göz ucuyla görebilir, isterse hiç görmeyebilir; yâni birbiri ardına kaleydoskopik şuur ekranına yansıyan yol kenarı manzaralarına isterse hiç aldırmadan, olanca dikkati “yol”da, “yol verileri”nde olmalıdır. Gâyeyi bilen odur. İsterse otobüsün yönünü değiştirebilir. Ama onun uyumaya da, hayâl kurmaya da hakkı yoktur; avını bekleyen bir kedi gibi yol üzerinde pürdikkat kesilmiş olmalıdır. Arkasındaki yolcuların belli bir zamanda, belli bir manzara karşısında neler düşünüp hayâl etmiş olabileceklerini kaale almak gibi bir mecburiyeti de yoktur. Ve bu realitesini kendi temin eden asıl “dinamik akıl ve muhayyile” denilmeye lâyık adama, İslâm Tasavvufu’nda “İbn’ül-vakt / vaktin oğlu” denir. __Şimdi burada birinci misâl, “yolculuk”a âid hakikat, “zaman”a bağlı
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) (NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
ULYSSES: Bir idrâk teşebbüsü ve imâl yeltenişi...
1. bölümden, kendi kendimizi tekzib edercesine, şu satırları okuyalım: “Goldberg aynı zamanda şuur akışının esasen pasif bir kayda geçirme ameliyesi olduğu şeklindeki sıkça rastlanan hatâyı da ortadan kaldırmıştır. Filhakika Bloom ve Dedalus, içlerine dolan hissî verilere dinamik bir akıl ve hayal gücüyle yaklaşırlar. Kafalarından geçenler, yarı idrak edip yarı imâl ettiklerinin bir terkibidir.” Evet ama, bunu söylemek, bir güzellemeden öte kıymet ifade etmiyor. Tilki Günlüğü’ne bakın, dinamik bir akıl ve hayâlgücünün nerelerden geldiğini ve nerelere vardığını görün! En kolayından, Tilki Günlüğü tablolarındaki geçişler, dönüşümler, aktüel bir intiba üzerinde kalmamanın, ilmî ve fikrî en derin köklere kadar varmanın resmidir. Bu itibarla Ulysses, ancak bir “idrâk teşebbüsü”nün ve bir “imâl yeltenişi”nin ifadecisi olabilir; kendisi değil…
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
ULYSSES "İRLANDA BAŞKENTİNİN YÜREĞİNDE" (*)
(...) Basite ircâ edildiğinde Ulysses, bütün gün boyunca Dablin’de dolanıp duran iki adamın tesadüfen karşılaşmalarının hikâyesi ve bunun hayatı zenginleştirici yansımalarıdır denebilir. Adamlardan biri pek de başarılı sayılamayacak bir reklâm araştırmacısı, öbürü ise henüz rüşdünü isbatlayamamış bir sanatçıdır. Stephen Dedalus ilk kez çıktığı dış seyahatten kanatları kırık ve yeni bir burukluk duygusuyla boynu bükük dönmüştür. Ölmüş annesi aklına geldikçe suçluluk hissi altında ezilmektedir; kendini dayanılmaz biçimde her yanından sarılmış hissetmektedir. Cranly ve Lynch zamanında rahatlıkla alaya alınabilecek kaba saba, maddeci ve hased dış dünya, artık Buck Mulligan’ın (Ulysses’in bir diğer kahramanı, “Kelt” karakteri) kişiliğinde Stephen’ın iç huzuruna yönelik çok daha ürkütücü bit tehlike hâline gelmektedir. Joyce, Stephen’ın ahbabıyla girdiği edebiyat tartışmalarında ön plâna çıkmasını sağlamaya çalışmağa dikkat etmekle beraber, aklının önceden kestiremeyeceğimiz kadar zekî, atik ve hamleci özelliklerini asıl kendi kendisiyle yaptığı konuşmalarda ortaya serer. Gösteriş için yaptığı aşırı davranışları alaya almayı da öğrenmiştir. Ama kendisiyle alay etmesinde isterik bir yan vardır ve açıkçası ümidsiz bir şahsiyet buhranının eşiğindedir. Onu kurtaracak tek şey ruhî bir yeniden doğuştur ve bu duruma çok uygun düşen bir biçimde, doğumevinde Leopold Bloom’a rastladığı zaman bu fırsat kendisine tanınır. __İlk bakışta Bloom, bir kurtarıcıya benzemez. Hiçbir haslet ve kabiliyeti olmayan biri olarak, umumiyetle gülünç biçimde, fizikî yönü acımasızca yakından incelenerek sunulur. Aynı zamanda kıdemli bir kılıbık, iğdiş edilmiş bir koca, beceriksizin teki, biraz da zavallı ve sosyal bakımdan tuhaf tarzda uyumsuz biridir. Öyleyse Stephen’a verecek neyi olabilir?
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
ULYSSES'İN FENOMENOLOJİSİ...
(...) “Ulysses”, 800 küsûr sahifelik bu eser, 16 Haziran 1904’te, İrlanda’nın başşehri Dablin’in muhtelif köşelerinde, sıradan insanların his ve hayâl dünyalarında olup bitenlerin veya olup bitmiş olması mümkün olanların anlatıldığı bir roman. Ve bu roman etrafında ilk akla gelen sualler; söz konusu olup bitenlere veya olup bitmesi mümkün olanlara niçin “Ulysses” ismi verildiğiyle, tarih olarak neden 16 Haziran 1904 gününün seçildiği… James Joyce, bütün hikâyesi bir güne sığan böylesi karmaşık bir eseri ne maksadla kaleme aldığı sorulduğunda, “Edebiyat münekkidlerini 100 sene uğraştırmak için!” cevabını vermiş. Gerçekten, 1922’de Paris’te yayınlandığından kısa bir süre sonra, büyük yankı uyandırmış “Ulysses”. Üzerine, yüzlerce, binlerce cild araştırma ve inceleme yazısı yayınlanmış. 1984’e gelindiğinde, Amerika’da bazıları çıkmış, “Ulysses”in bugüne dek yanlış bilindiğini, çünkü okunaksız bir yazıyla Fransa’da dizgiye verildiğini, dizgicilerin hiçbirinin tek kelime İngilizce bilmediğini ve “gerçek Ulysses”in kendilerinde olduğunu iddia etmişler. Amerikalılar bu türlü sansasyonlara bayılır! Psikolojinin büyüklerinden Carl Gustav Jung da “Ulysses” üzerine bir inceleme yapanlardandır. Jung’a göre, bütün “Ulysses” macerası “hiçlik”te düğümlüdür; basit, sıradan, hiçliğe müncer günlük itiş kakışlar dünyasını ele alır. 16 Haziran 1904’te de hiçbir şey olmamış, “tarihî” denebilecek hiçbir şey yaşanmamıştır. Ama bu hiçlikte bir kutsallık vardır ki, Joyce bunu anlatmak ister. Nitekim “Ulysses” tabirinin eski Yunanca kökeninde de bu mânâyı görürüz: O da, kutsal hiç kimse, kutsal hiçlik demektir… Lâkin Amerikalı Daniel Boorstin, Jung ile aynı kanaatte değildir. __16 Haziran 1904 gününde Joyce’un, Nora Barnakle’a âşık olduğunu söyler. Nora, Joyce’un,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları