Dizlerinin üzerine çöken insanı ilk önce zaaflarından vururlardı ki yeniden kalkmaya cesareti olmasın. Dizlerinin üzerinde duruyorsan bunun itaat için değil,dinlenmek için olduğunu söylemek gerekirdi ve başı daima dik tutmalıydık. İnanmasalar bile hâlâ direndiğimiz için başka bir zaafımızı bulmaya çalışırlardı çünkü tamamen yıkılış ya da daima dimdik duruş,hiç bir zaafın kalmadığında gerçekleşirdi...
‘Falancanın kızı’ etiketi can sıkıcıydı. Ne belini kambur tutabilir ne de fazla umursamaz görünebilirdi. Her zaman dik bir duruş ve sade bir tebessüm sergilemeliydi ki annesi hakkında güzel sözler söylensin.
“Hayat beklentilerle ilerler, gerçeklerle sendeler, geçmişle destekler
kendini. Geçmişten kaçmak mümkün değil fakat geleceği inşa etme şansımız var hala. İzin istemek ve bir gün şansın bize güleceği günü beklemek boşuna. Bazen kendi nefesinle yön vermen gerek yelkenlerine ve açılmak gerek derin denizlere. Batma ve kendini bulma ihtimalin her zaman yarı yarıya. Yaşamaksa yalnızca bir defa. Koşabiliyorken koşmak,
konuşabiliyorken konuşmak, ağlayabildiğin anlarda ağlamak ve gülebilmek her daim her fırsatra... Bizler insanız. Düşmemek imkansız. Taban alanın, yalnızca iki adım ve senden beklenen bir dik duruş; hiç dönmese bile güneş yüzünü sana. Peki neden? Durmalar ve yaslanmalar, koşmalar
ve uçmalar kadar hakkım. Hadi. Durma. Dene. Vazgeçirmeye çalış beni
yaşamaktan, Istediğimi almadan senin istediğini almana izin vermeyeceğim. Dökülen gözyaşlarım ve suyun kaldırma kuvveti. Bulutlarda değiliz ama çok yakınım o hisse. Alacağım var bu hayattan. Hak etmiyor muyum yaşamayı? Toprak dolu tırnaklarımın altı. Benden beni almak iste-
yenlerin kazılı mezarı. Dik bir mezar taşı. Et hadi son duanı. Kim ağlar da iyi anar kötü insanı. Yaratılanı sorguya çeker Tanrı. O zaman açığa çıkar bu dünyada kral mıydın yoksa yalnızca bir soytarı mı?”