"Akıl öyledir zaten. Ne vakit gereğini hissetsen, ne zaman bir düğüme el atmasını rica etsen oracıkta sarpa sarar. Sana demedim mi der, düğüm çözmez akıl verir. Her şeyi yerinde zamanında söylediğini iddia etmekle övünür. Senin aklın bile tepende tökezlemeni bekler,seni seyreder. Düşersen, bir ayağın öbürüne dolanırsa hata payını düşmez. O yizden ona güvenmeyeceksin. İyi ama işte ona güvenmeyince kime güveneceksin.(...)"
"Güzelliğini gördükçe ağlayasım geliyor.
Sen benim sana yangın olduğumu anladın. Nereye gitsen karşına çıkıyorum, her an peşindeyim. Sen birkaç kere yavaşladın, yanına gelip konuşayım diye. Öyle değil mi? Hani günlerce uğraşır, bir şeyi, mesela bir şiiri ezberlersin de sonra hadi oku dediklerinde ilk kelime aklına gelmezde kafan boşalır, aklın uçar, hiçbir şey hatırlamazsın yaz işte öyle oluyordum ben. Nerede olduğumu, kim olduğumu bile unutuyordum. Kaçmak, saklanmak geliyordu bir tek aklıma.
" Zaman "ileri"emrini almış bir ordu gibi,sağına soluna bakmadan geçip gider; zamanın icapları da, bu ordunun ayak sesleri gibi önce tatlı bir ahenk, sonra da bir hatıra olup kalır. Ammâ durdurulamayan zaman böyle akıp giderken, onun bağrında yükselmiş bir medeniyeti zorlaya zorlaya, sarsa sarsa devirmek gibi gaflet olur mu?"
" Fatih'in İstanbul fethinden evvelki uykusuzlukları, Bâkî'nin ve Nedim'in, Neşâtî ve Nâilî'nin, Sinan'la Hayreddin'in, Kasım'ın, Itrî ile Dede'nin, Seyyit Nuh'la Tab'î Mustafa Efendi'nin ve daha yüzlerce onlara benzeyenlerin dehalarına yüklü bir kaderi kendisine taşımasından gelen bir sabırsızlıktan başka ne olabilir? Ve eğer o mübarek ağrı olmasaydı bütün bu eserler nasıl doğarlar,hangi mucize ile eski hayat ağacı yeni meyvalarla donanırdı?"