Heidegger Yeniden İncelendi, Cilt 1 kitabından
Dasein, Özgünlük ve Ölüm 1. Giriş Martin Heidegger, Being and Time adlı eserinde — Edmund Husserl’ın Jahrbuch’unun 1927 sayısında yayımlanan bu çalışmada — kendi yapıtının “temelinin”, Husserl’ın Logical Investigations adlı eseri tarafından hazırlanmış olduğunu belirtir. Ayrıca Varlık ve Zaman’ın, uzun bir fenomenolojik çıraklık ve gelişim sürecinin sonucu olduğunu da ifade eder. Varlık ve Zaman’dan önceye ait gençlik dönemi derslerinin birçoğunun yakın zamanda yayımlanması, onun o dönemde ve sonrasında büyük ölçüde açıklamadan bıraktığı bu işaretlerin izini sürmemize artık olanak tanımaktadır. Bu nedenle, 1919 ile 1926 yılları arasındaki gençlik dönemine ait fenomenolojik çıraklığını yeniden kurucu (rekonstrüktif) bir okumayla sunmak istiyorum. Daha özel olarak, ilk olarak, 1920’lerin başındaki gençlik dönemine ait fenomenolojik Denkweg’inin (düşünce yolu) onun gelişiminde özgün bir dönem olduğunu ve bu nedenle ne Varlık ve Zaman’a ne de kendisinin ve başkalarının yapmaya çalıştığı gibi sonraki yazılarına indirgenemeyeceğini ileri sürmek istiyorum. İkinci olarak, genç Heidegger’in, genellikle yalnızca 1930 sonrasındaki geç dönemine ait olduğu düşünülen “varlık sorusu”, “dönüş”, “felsefenin sonu” ve “başka başlangıç” gibi temaları zaten bu erken dönemde geliştirmiş olduğunu savunmak istiyorum. En önemlisi ise, gençlik düşüncesi üzerindeki diğer belirleyici etkileri ihmal etmeksizin, onun varlık sorusunu tam olarak nasıl, Husserl’ın fenomenolojisini — özellikle de Logical Investigations’daki altıncı incelemede ele alınan “varlığın kategoriyel sezgisi” kavramı üzerinden — eleştirel bir biçimde benimseyerek geliştirdiğini göstermeyi amaçlıyorum. Genel olarak, gençlik derslerinin, bütün bunları görmemize imkân tanıyarak, Heidegger’in düşüncesinin tamamını okumak ve
Felsefe
TARİHİN ANLAMI ve TARİHÇİNİN ROLÜ...
Tarih, tabiat vak'âlarının aksine, beşerî değişimin yeridir. Tabiatta zaman, kalıcı kanunların sürekli tekrarından ibarettir. Oysa tarihî olaylar biriciktir. Tarihî bir hâdise bir daha aslâ aynı şartlarda, aynı şekilde tekrar etmez. Tarih, tekrarlanamaz olayların birikimidir. Tabiâ vakıalar sıkı bir sebep-netice (determinizm) ilişkisine tâbidir ve kanunlara göre işler; bir taşın yerçekimiyle düşmesinde bir "seçim" yoktur. Tarih ise insan irâdesinin, tercihlerin ve hürriyetin alanıdır. İnsanlar, tabiatın zorunluluklarına tâbi olsalar da eylemleriyle yepyeni, öngörülemez sonuçlar yaratabilirler. Tarih disiplininin bir "bilim" olarak kabul edilmesi uzun ve sancılı bir süreç olmuş, ancak hiçbir zaman fizik veya kimya gibi bir doğa bilimi statüsüne oturtulmamıştır. Wilhelm Dilthey ve onu izleyen Yeni-Kantçı düşünürler, şöyle bir metodolojik ayrım getirmiştir: “Tabiat açıklanır, tarih anlaşılır.” Geçmiş olup bitmiştir, gözlemlenemez ve kesinlikle yeniden üretilemez. Tarihçi, geçmişin sadece bugüne ulaşabilen kalıntıları üzerinden bir "inşâ" faaliyeti yürütür. Ayrıca tarih, insan irâdesini (hürriyeti) barındırdığı için geleceğe dâir kesin bir öngörüde bulunamaz. __Bununla birlikte, modern akademik tarihçi masaya oturduğunda, kralların tutkularından ziyâde buğday fiyatlarına, veba salgınlarının nüfus piramitlerindeki etkisine veya gümüşün enflasyonist hareketlerine bakar. Çünkü modern tarihçilik; olguları nesnel, ölçülebilir ekonomik veriler, demografik hareketler ve jeopolitik stratejiler üzerinden okur. Bir imparatorluğun yükselişini veya çöküşünü açıklamak için ticaret yollarının değişmesi veya enflasyon gibi müşahhas verilere bakar. Bu anlaşılabilir bir tutumdur çünkü akademik tarihçi "Ne oldu ve nasıl oldu?" sorusuna cevap arar. Bu zaten işin kemmiyete âit
Tarih
Reklam
"Fırtınanın şiddeti ne olursa olsun, martı sevdiği denizden vazgeçmez."
1000Kitap
Ben ona sevgi bir büyük deniz Ömür bir köpüktür demiştim dalgaların ucunda Uçuşan kırılan dağılan çoğalan; Mavi resimler çizerek nemli bir sesle Kentin, yürüyüşüyle güzelleşen yollarına... Ne köpüksüz deniz, ne denizsiz köpük olur Ve kimse bilemez demiştim hangi kıyılara vuracağını... Şükrü Erbaş Bütün Şiirleri 1
Şiir
Ben deniz vurgunu çöl gezginiydim ,hiç görmeyeceğim denize aşık biriydim, içimin üşümesi gözünün mavisiydi, en çok sen bana yakışmıştın. Sen sana yakışmayan mavi gözlerini kara yosunlara bağladın, işte ben o gün kendimi gölgelere teslim ettim keşke mavi gözlerin gece mi alsaydı, zengin gönlümün fakir aşkıydın.Sanki aşktın ben öyle sandım . Neek
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam! Uyandırmayın beni uyanamam. Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına, Allah aşkına, gök, deniz aşkına Yağsın kar üstümüze buram buram.
Reklam
Reklam