Mine Kırıkkanat’ın 1990 yılında yayımlanan ilk romanı Sinek Sarayı, okuyucuyu İstanbul’un kozmopolit hafızasının labirentlerine davet eder. Ancak bu davet, bir hoş geldin den ziyade, 80 darbesinin silindiri altında kalmış Türk aydınının içine düştüğü hedonist ve apolitik çukurun sert bir teşhisidir.
Yazar aynı yıllarda yaklaşık 10 yıllık evliliğinin sona ermesi ile İstanbul’a dönmüştür; muhtemelen Sinan gibi yalnız hissetmektedir. Aidiyet ile ilgili benzer çıkmazlarda olduğunu düşünüyorum.
Kitap bizi gökyüzünden aşağıya inen bir uçak sahnesi ile karşılar. Yer ve göğün birbirine karıştığı bu açılıştan kitabın sonlarına kadar yer gök yerine oturacaktır. Bu yukarıdan aşağı inmenin kitapta bir daha bu kadar kapalı görmeyeceğimiz bir metafor olduğu kanaatindeyim.
Roman, birinci tekil şahıs anlatımıyla okuyucuyu Sinan ile özdeşleşmeye zorlar; fakat bu bilinçli bir tuzaktır. Sinan, okuyucuya içini açmayan, şekilci, elitist ve cinsiyetçi bir antikarakterdir. Bir kadına tacizci yaklaşımı ile tokat da yer insanları ilginç bulmadığı için azar da. Yazarın 40 yaşında, yılların gazetecisi olarak kurduğu bu anlatı dili, postmodern bir oyun barındırır. Sinan yer yer okura doğrudan seslenirken : ‘paris gibi bir yerde yaşıyormuşsun hiç mi travesti görmedin, diyebilirsiniz’, yer yer de görünmez birine-annesi diye düşündüm- anlatır gibidir: ‘ Oysa benim karşımda sevimli bir tombul. Beni görmeni isterdim.’ Yazarın -di’li geçmiş zaman anlatımı bir anı algısı bırakmaktadır. "ben" dili, okuyucuyu Bülbül Çıkmazı’ndaki apartmana bir apartman sakini olarak dahil eder.
Mekan olarak seçilen Bülbül Apartmanı, insan sirkidir. Cüce, mongol, dümbelekçi, fahişe ve travestiden oluşan bu marjinal topluluk, yazarın kaleminde birer renk ve insanlık kazanır. Yazarın ahlak terazisi burada sarsıcıdır: