Bugünlerde çocuklarımızı övgüye boğuyoruz. övgü, öz güven ve akademik başarının bağlantılı olduğuna inanılıyor. Fakat yeni araştırmalar aksini işaret ediyor - son on yılda gerçekleştirilen özgüvenle ilgili bir dizi çalışma, bir çocuğu "zeki" olduğunu söyleyerek övmenin okul başarısına yardımcı olmadığını söylüyor. Tam aksine, başarısının düşmesine neden olabiliyor. Çocuklar övgüye genellikle vazgeçerek karşılık veriyor - "en iyisini" zaten yaptıysam niye yeni bir resim yapayım? Veya çocuk aynı performansı yineliyor - eskisi onca alkış aldığına göre niye yeni bir şey çizeyim?
Haftanın her günü izlediğimiz en az bir dizi var. Misafirliğe gidecek olsak dizimizin olmadığı bir akşama denk getirmeye çalışıyoruz ziyaretimizi. Biri gelecek olsa evimize, dizimiz başlamadan kalkıp gitse diye saate dikiyoruz gözümüzü. Bir hafta yayınlanmasa merakımızdan ölüyoruz. Artık değme senaristlere taş çıkaracak kadar hakimiz dizi hikayelerine. ilk bölümden finalde olacakları tahmin ediyoruz. Abarttığımızı düşünmeyin aramızda diziye dalıp namazını geçirenler bile olabiliyor.
III. Selim (1761-1908), III. Mustafanın oğlu ve yirmi sekizinci Osmanlı padişahı. Avrupa’ya büyük ilgi duyuyordu ve daha tahta çıkmadan önce Fransız kralı XVI. Louix ile yazıştı. Nizam-ı Cedid adlı reform programını benimsetmeye çalıştı. Bu program suistimalleri önlemek için büyük ölçüde geleneksel çabaları içermekle birlikte bir dizi Avrupa kaynaklı yenilikler de getiriyordu. Merkezi yönetimin ayan üzerindeki gücünü artırma girişimleriyle Yeniçeri Ocağı’nın yerine modern Avrupai bir ordu kurma çabalan sonuç vermedi. 1807’deki yeniçeri isyanı sonucunda tahttan indirildi ve 1808’de öldürüldü.
İşte ben bunu imkânsız görüyorum, dedi. Çünkü dediğiniz gibi dizi koptu bir kere. Bugün Türkiye'de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’î, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.
- Güçlük var. Fakat imkânsız değil. Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede'yi Wagner olmadığı için, Yunus'u Verlaine, Bakî'yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz hâlde çırçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz. Şu tefsir yok mu, bu eserin üzerinde durmak ve onu sende yaşayan insan tecrübesine mal etmek; bir ona başlasak. İşte onu yapamıyoruz. Demin sevmek dedim, fakat sevmek de kâfi değil; daha öteye geçmek lâzım. Fikri ve duyguyu canlı bir şey gibi yaşamayı bilmiyoruz. Halbuki halkımız bunu istiyor.
Strand'ın fotoğraf makinesini yerleştirmeyi seçtiği yer, az sonra bir şeylerin oluvereceği bir yer değil, bir dizi oluşun bağlantılarla gelişeceği yerdir.