"Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tamamen erdemden yoksun hâle geldi. İyiliklerin tortusu kaldı yalnız. Görmüyor musunuz! Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşine düştü insanlar. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı.
Zaman, her müminin Allah için hakkı savunma zamanıdır. Şehit olmak istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak da zulüm değil mi!"
Yanıyor gözleri babamın, bakışı buğulu;
Geride kalıyor Van Gölü. Ey keder küpü iç deniz,
Babadan oğula yüreğimiz, dualarımız seninle şimdi.
Sert, hoyrat bir vedayla koparıldığı vatanın
Kıyısından batıya doğru yüzünü çevirdiğinde babamın
Duyduğu dehşet, huşu, benim içimde yaşıyor şimdi.
Bizi rahat bırakmayan acıların simgesi,
Doldukça dolan keder küpü, ey Van Gölü.
Toprağından dönmemecesine ayrıldı babam,
Efsanelerin beslediği o gökyüzünden uzak
Ölüp gitti ama ardında beni, küçük hayaletini
Bıraktı yas tutsun diye; soğuk, sislere gömülü,
Yağmurların yıkadığı o gölün, tüm ölümlü acıların,
Toplandığı o havuzun kıyısında ağıdını yakıp ağlasın diye.
Moda değişimlerine ve farklı toplumsal sınıfların giydiği çeşitli kıyafetlere rağmen, Asur ve Babil giyiminin temel öğeleri hep aynı kalmıştı. Bunlar bir başlık ya da baş örtüsü, bir tunik ya da gömlek ve ayak bileklerine kadar uzanan uzun bir dış giysiydi. Erken Babil dönemlerinde başlık, öne ve arkaya doğru uzanan kurdelelerle süslenir, bu kurdeleler boynuz biçimini andırırdı. Daha sonraki dönemlerde başlık, tepe kısmı sivri bir miğferi ya da bir tür taç biçimini aldı. Bu başlıklar kalın bir malzemeden yapılır, kimi zaman da içi dolgulu olurdu. Üst sınıflar, ayrıca güneşten korunmak için şemsiye taşırdı; bu nesne Asur'da krallık ya da yarı krallık yetkesinin simgesi hâline gelmişti. Tunik ise, keten ya da yünlü dokumadan yapılırdı; özellikle soğuk havalarda yün tercih edilirdi.
"Yesinler seni."
"Ne yapsınlar beni?" Bakışları bana doğru döndü.
"Yesinler sarayını yani.
Gözlerini meraklı bir kuşkuyla kıstı. "Sen niye gözlerini kaçırıyorsun?"
bir gün Mevlâna’ya birisi: “Şems’i gördüm” diye haber vermiş; Mevlâna üstünde bulunan “ferace”yi ona bağışlamış. Bu adamın yalan söylediğini, böyle bir şeyin olmasını imkânsız gördüklerini söyleyenlere karşı:
– Bunu onun yalanına bağışlıyorum. Eğer doğru söylemiş olsaydı canımı verirdim! demişti.
Mevlâna ömrünün sonuna kadar bu zâlim ayrılıktan şikâyet ederek şiirler yazmıştı. Ancak son zamanlarda onun öldüğüne inanır görünüyordu.