Bir gece sabaha karşı penceremin hemen altında bir cinayet işlendi. (…) Ama geriye dönüp baktığımda beni en çok şaşırtan, cinayet işlendikten sonraki üç dakika içinde tekrar yatağa girip uykuya dalmış olmam. Sokaktaki çoğu kişi için geçerliydi bu; sadece adamın yaşayıp yaşamadığına bakmış, sonra doğrudan yatağa girmiştik. Çalışan insanlardık, bir cinayet uykumuzdan olmamıza değer miydi?
Pekala bilirsiniz ki İstanbul’da birçok memurlar hiç iş görmedikleri halde binlerce liralar alıyorlar. (…) Halbuki bu paralar ne olacak? Hani yollarınız? Hani mektepleriniz? Askere gönderdiğiniz çocuklarınız, kardaşlarınız çırılçıplak dağ başlarında koşuyor, ölüyor. İstanbul’dakiler ise zevk ü safalarında.
Bu kitabı görünce aklıma Murat Bardakçı'nın yaptığı yayın aklıma geldi. Bu yayınevi ismi başka olan kitabı
Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer? diye başka bir adla yayımlamış. Tam ifadeyi bulamadım ama kitabı hatırlıyorum. Çok gülmüştüm. Galiçya anıları büyük ihtimal ama yayınevi böyle bir isim seçmiş 😅
İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum.
Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.