Anılarla umu’lar arasındaki ip,
Kimiler birini, kimiler öbürünü özleyip,
Asılı bir yaşam gerildi kaldı.
Doğum yeri anılardı yaşamın,
Öbürüydü başladığı yerde akşamın,
Yaşam boyu can-içre serildi kaldı.
Bir ülkeydi, bir insandı, bir andı
Oradayken burada, bur’dayken or’da yandı
Yaşam-altı düşlerde gezildi kaldı.
Bir kadındıysa gençliği güzelliği çürüdü
Bir erkektiyse koş düşündü felç yürüdü
Ve “ahmak ayaklar” altında ezildi kaldı.
Çerçevesi yoktu yapılan resmin
İçinde dolaşan karda ayak izlerinin
Yaşam diye bir tablo çizildi kaldı.
Anılarda bir tipi, umudlarda bir sis
İkisi de bizsiz, ikisi de isimsiz
Şarkıları bitmeden kurşuna dizildi kaldı.
"Allah yolunda ölenlerin dışında yedi türlü şehit vardır: Tâûndan ölen şehittir. Suda boğulan şehittir. Zâtülcenbden ölen şehittir. Karın ağrısından ölen şehittir. Yanarak ölen şehittir. Yıkıntı altında kalan şehittir. Doğum esnasında ölen şehittir."
İstanbul'u, bir kuleden seyreder gibi gözünün önüne getirdi. Az ışıklı bir ihtiyar şehir... Önünde ordular, donanmalar boğuşmuş... İçinde ihtilaller, isyanlar patlamış. Muhasaraların açlığını, zaferlerin tokluğunu, yaşamanın her çeşit sevincini, acısını, Toprak derinliği, gökyüzü enginliği ölçüsünde duymuş İstanbul... Şu anda, doğum ağrıları ile kıvranan genç kadınların ölüm halinde hastaları, içenleri, sevişenleri, mahpushane kapılarında nöbet bekleyenleri, cinayet işleyenleri ile bir uçsuz bucaksız yaşama kargaşalığı...