• 390 syf.
    ·10/10
    Aşk, tarih, gizem, macera ,efsane ve simya.... Yazar, Kaan Murat Yanık yazdığı Butimar eseriyle aslında günümüz kitap denmeyecek kağıt israfı müsvedde ve ergen çalışmalarına bir ders vermiş.
    Yazar bir çok insan kılığına girerek genelde toplumu özelde bireyi anlamaya çalışır. Bu yönüyle de aslında ne kadar realist bir eser olduğunu gösterir. Popülerliği ön plana almayan yazar daha çok okunmayı amaç edinmemiştir. Nitelikli edebiyat adına her şeyi yapmak birikimlerini kalite adına damıtmak istemiştir.
    Günümüz eserlerin yazarları gibi ticaret için yazmayı düşünmemiştir. Yazar olarak kendi deyimiyle objektif olması gerektiğini söyler . mevzu edindiği karakterleri aşağılama ya da yüceltme gayesinin olmadığını belirtir . açıkça tanınmışlık girdabına düşen bir o kadar çok yazar var. Para kaygısı güdüp güncel aktüelitede hangi tarz eser varsa ona uyup klişeden kurtulmayan bir yazara karşın Kaan Murat Yanık el üstünde tutmak belki biz okurların görevidir.
    Butimar ile kalite ve kalıcılığı başarmıştır.
    Uzun zamandır böyle kaliteli iyi bir eser okumamıştım.
    Butimar bir fars mitolojisinden bir kuş türüdür. butimar kuşu susadığında deniz suyunu içmeyen içtiği vakit denizin kuruyacağından korktuğundan denize baka baka ölürmüş ha bir de ağaca tünediğinden uçamazmış...
    Hem 1910 'lu yılları hem günümüz modern dünyasını konu edinen eser dini yozlaşma savaşlar gizem efsane keşmekeşliğin, değişimin, seküler hayatın değişimine rağmen yerinde ve anlam mana yoğunlığuyla zamana ve mekana meydan okuyan aşk …
    Tarihi olay ve olgular mekanlar asıl gayenin bir nevi süsü mahiyetindedir. Ara da bir keskin girişler yapsa da yine de ana gayeden ayrılmaz yazar . divan edebiyatından serpiştirmelerle konuyu romantize eder . Azeri türkü ve şiirler de cabası …..
    Aşk kitabın esas konusu değildir …
    Modern zaman eleştirisi getiren eser Franz Kafka’ya gönderme yapmasıyla takdire şayan …
    Çarpık tasavvuf kültürüne değinen ve mesleki hayatın içine giren karakterlerin aşk duygular iç güdü yalnızlıklar ile psikolojik tahlillerini yapar
    Tasavvuf üzerinde ticari kaygılar taşıyan eserlerin verilmesinden ve Mevlana ve şems üzerinden din tacirliği yapılan modern toplum cühalalarına iğneleme yapar
    Kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşayan karakterimiz delilik ile akıllılık arasında med-cezirler yaşayan esas oğlanı ile çelişik psikolojik durumları zıtlıkları insan mevhumunun zamane haline nazar eder.
    Butimar aşkı temsil ederken Yusuf dünyayı kazanma hırsını temsil eder. Ve yazar okuru bu konuda uyarır:
    ‘’Para hırsı bu dünyanın güzelliklerini örten kara bir perdedir. O hırsın peşine düşen kişiler bir bebeğin ilk gülüşünü bir ağacın boyu atışını bir yıldızın kayışını izlemeyi kaçırırlar.’’
    Esasen eser de Yusuf kuyuya düşmenin teleşında …
    Butimar gerçekliğin aşkı temsil ederken hayalin peşinden koşmayı durdurak bilmeden başına buyruk kör kütüktür . Yusuf macerasının peşinden giderken uyurılara kulak asmazken kuyunun ağzı ardına kadar açıkken yanlış yola sapmakta gayret ederken ve nihayetinde kuyuyu ıskalarken aslında ne aşk ne para ne dünya metası sadece takıntı haline getirdiği simyasına her varlığını aşkını geleceğini feda eder.
    ‘’Her doğum ölümlü ikiz kardeştir. Herkes unutur ikizini, ama o gıkını çıkarmadan yıllarca ensende yaşar, günü gelince de meydana çıkıp yalnızca o konuşur.’’
    Sihir aslolanı kaybedince bozulur dünya senin olsa ne yazar…
  • 266 syf.
    ·Puan vermedi
    "Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlar, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

    Adını Shakespeare’in Fırtına eserinden alan  ve orjinali Brave New World olan Cesur Yeni Dünya eseri Shakespeare’in zamanında "brave" kelimesi "güzel" anlamına geliyor olası sebebiyle eserin asıl adının "Güzel Yeni Dünya" olduğunu düşünülebilir ve bu halini sanıyorum ki esere daha uygun düşmekte.

    Düzen ve istikrar konusunu üzerinden şekillenen eser bu iki ideal uğruna herşeyin nasıl feda edilebileceğini gösteriyor. Bireysel her türlü özgürlüğü sınırlandıran bu sistem toplumun devamlılığını sağlamak için toplumun bireyden vazgeçişini bireyleri yalnızca görevleri olan ve bu görevlere şartlanmış toplumun bir hücreleri haline getiriyor.

    Yapmak zorunda olduğun şeyi sevmekle insanın mutlu olmasını göreve bağlayan ve şartlandıran bu totaliter toplumda herkesin mutlu olduğu varsayımı kabul ediliyor. Yoksulluklar, savaşlar, ve baskılar gibi insanı mutsuz eden şeylerin olmadığı bu toplumda mutluluğun bedeli olarak insanların vazgeçmesi gereken şeyler arasında aile, felsefe ve sanat gibi insanın duygu ve düşünce ihtiyaçlarını karşılayan temel şeyler bulunmaktadır. Ayrıca toplumda  mutlu olmayan insanlar için ise yapay mutluluğu sağlamak için "soma" adı verilen uyuşturucu ilaçlar ile istenilen her an mutlu sağlanabilmektedir.

    Mutluluğun insanın seçimlerine bağlı olduğunuve mutsuzluğun da bir seçim olduğunu düşünürsek bu totaliter toplum bireyden en insanı özelliklerini alıp stabil ve steril bir toplum sunarak mutlu olmasını beklemekte ve bu sterilliği ve stabilliği bozacak yapan olan farklı bireyleri toplumdan dışlamaktadır. Aslında farklılaşma ve mutluluğa karşı günümüz toplumu ile benzerlik gösteren bu toplum ona zaman ayırmanızı çokça hakediyor.

    Bir sonraki postum olacak #kadınlarülkesi kitabının tam zıttı olarak doğum yapmayan kadınlar, bunu tiksindirici ve utanç verici bulurlar, üreme maksadı aradan çıkınca cinsellik salt seks, zaman geçirme aracıdır ve herkes herkese aittir. Aile olma, evlenme gibi kavramlar artık anlamsızdır. Birbirinin zıddı bu iki topluma yakından bakmanizi ısrarla tavsiye ederim.

    Benimde yazımda kullandığım ayrıntılar ve daha fazlası için #barışözcan 'in #okuyorum hastagı doğrultusunda oluşturduğu videoya da mutlaka bakmaniz gerektiğini söylerek keyifli okumalar dilerim.

    #cesuryenidünya #bravenewworld #güzelyenidünya #aldoushuxley #ithaki
  • 196 syf.
    EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜYOR GÜZELİM (SPOILER OLACAKTIR)

    https://www.youtube.com/watch?v=9RUThN5wWOE

    "Zannederim ki bu romanı şimdi okuyanlar önce merak duyacaklar -tüm bu yaygara neden kopmuştu?- sonra da Savaş ve Barış'ı, Anna Karenina'yı, Diriliş'i yazan gözde yazarlarının böyle bir şey de yazabilmiş olmasını huzursuzluk, çaresizlik ve şüpheyle karşılayacaklar." diyor Doris Lessing, önsözde. Bu kült eserlerin hiçbirini henüz okumadım, fakat "böylesi düşünce yapısına sahip bir romanı hangi kafayla yazdın be üstat" demeden de edemedim doğrusu. Nitekim bu durumun gerekçeleri de önsözde ve sonsözde net bir şekilde anlatılmış. Tolstoy, fanatik bir Hristiyan anlayışla bezemiş kurgusunu. Gelgelelim, günümüz koşullarıyla değerlendirildiğinde hem birçok absürt davranışa hem de onca devir ve kültür farklılıklarına rağmen birçok da benzerliğe şahit oluyoruz okurken.

    Kitap yayınlandığı dönemde baskı ve sansür tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, hatta romanın sıradan insanların alamayacağı kadar pahalı bir edisyonla basılmasına karar verilmiş. Fakir kitleyi böylesi "zararlı" fikirlerden korumak lazım gelir elbette. Roosevelt'in Tolstoy'a "cinsi ve ahlaki sapık" ithamı ise işin tuzu biberi. Eee... Rejimlerin, hükumetlerin böylesi fikirlerle dolu bir kitabı eleştirmesi gayet doğal. Nitekim evlenmek, dolayısıyla çocuk doğurarak nüfusu artırmak, devletlere külfetin yanında ucuz iş gücü, oy kullanacak seçmen ve de cepheye sürecek asker de sağlar. Önsöze dair son olarak da şunu söylemeliyim, resmen ters köşe oldum. Kitaba dair spoiler yememek adına, kurguyu bitirdikten sonra dönüp önsözü okudum ama hiç beklemediğim bir anda, Anna Karenina romanından spoiler yemiş oldum. Aklınızda bulunsun.

    Konuya gelecek olursak, bir tren yolculuğuyla başlıyor her şey. Yolculukta birkaç kişi arasında kadın-erkek ilişkileri ve sevginin bahsinin açılması, Pozdnişev'in evlilik hayatını ve karısını öldürmesine varan süreci anlatmasına sebep oluyor. Hoş, böyle dertli tasalı insanların bir fırsat bulup size bir şeyler anlatması için bir şeylerin fitili ateşlemesine de gerek yoktur. Yeter ki onlar anlatacak olsun, siz de birazcık da olsa dinleyici yanınızı gösterin yeter. Ana karakterimiz Pozdnişev olsa dahi, anlatıcımız başka biri. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir. Fikrim yok. Anlatıcı başka olsa dahi, kitap boyunca Pozdnişev'i dinliyor olacağız.

    Kitabı hikayesi üzerinden değil de, not aldığım yerleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Kitapta geçen "bedensel tutkunun, insanlığın iyilikte birleşmesine engel oluşu" savına katılmıyorum. Hatta tamamen aksini iddia ederek, bedensel tutkudan nasibini almamış insanları, insanlığın iyilikte birleşmesine engel olan sebepler olarak görüyorum. Fakat bedensel tutkudan arınmış insanlığın, dünyadan silinip gideceğine hak verebilirim. Ne de olsa soyun tükenmesine kadar gider bu süreç. Fakat bu, Pozdnişev'in belirttiği gibi mutlu mesut bir siliniş olmayacaktır. Ben olsam, daha dramatik bir son yazardım, tabii günümüz şartlarından da beslenerek... İnsanoğlunun kadın ve erkek bireyleri, birbirlerinden ölesiye nefret ederler, birbirlerine duydukları tutkudan eser kalmaz, tutkunun yanında birbirlerine duydukları hiçbir iyi duygu da kalmaz. Böylelikle nesil devam etmez, ya da ne bileyim, yapay rahimler, suni sperm sağlayıcılar, üreme kapsülleri icat edilir, ya da robotlar (veya uzaylılar) dünyayı istila edip bizleri soyumuz kuruyana dek köleleştirir... Demem o ki, kadınlar ve erkekler! Birleşiniz! Birbirinizden soğumadan, birbirinize karşı anlayışlı olunuz! Karşılıklı anlayıştan besleniniz! Daha ne diyelim?

    Pozdnişev'in evlilik kararını bu kadar çabuk alışı ve bunu da sadece cinsel çekimle yapışı, sonrasında çektiği (ve de çektirdiği) sıkıntıları göz önünde bulunduracak olursak, bizlere flört veya sözlülük-nişanlılık evrelerinin ne kadar da gerekli olduklarını gösterir nitelikteydi. Çiftlerin aralarında, onları sadece kısa süreliğine bir arada tutabilecek parametreler varsa ve evlilik kurumu da bu sallantılı parametreler üzerine inşa edilirse, o kurumun sallanması ve nihayetinde de yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Yıkılması muhtemel bir evlilik üzerine konulan her tuğla ise, yıkımın dramatikliğini üst seviyeye taşıyacaktır.

    Tuğlalardan bahsetmişken, tabii çocuklardan bahsediyorum. Evvelden beri süregelen, fakat benim bir türlü dayanağının ayırdına varamadığım bir düşünce var: Kötü giden bir evliliği, çocuk yaparak kurtaracağını sanmak. Tam bir şehir efsanesi. Burada da şöyle bir hisse kapıldım, iyi bir eş değil sadece kavga etmedikleri zamanlarda iyi bir yatak arkadaşı olan eşini Pozdnişev, çocukları sayesinde bir kimliğe daha bürüyebiliyor: İyi bir anne. Gelecek neslin devamlılığı adına gerekli bir şey bu. Belki de bazı evlilikleri devam ettiren sebep budur fakat evlilikleri kurtaran sebep bu olamaz. Ortada bir çocuk olmadıktan sonra, iyi olmayan bir eşi de iyi bir anne veya iyi bir baba olarak tekrardan değerlendirmeye lüzum kalmaz.

    Çocuklarla paralel gelen bir başka konu ise, gebe bir kadının arzulanabilir olup olmaması ya da gebe kadının kendini çekici bulup bulmaması. Bu durum, Pozdnişev'in kıskançlığını bir nebze de olsa törpüleyebiliyor. Ne de olsa karısı artık, o "aşık" olduğu bedene sahip değil. Başka erkekler de bu şişmanlamış, göğüsleri sarkmış, kalçası genişlemiş kadını arzulanabilir görmeyeceklerdir. Bu onu biraz rahatlatır. Fakat doktorların müdahalesi ile artık çocuk doğuramayacak olan karısı, yenilenmiş, eski güzelliğine ve alımlılığına yaklaşmış bir hale gelmiştir. Bu durum kadın açısından güzeldir, beğenilmek ve güzel hissetmek hemen her kadının hoşuna gider. Fakat paranoyak ve de kıskanç bir koca için bu hiç de istenebilecek bir şey değildir.

    Karakterler bazında son olarak şunu söyleyecek olursak, Pozdnişev, evliliğin başında cinsel dürtülerle donanmış hızlı bir aşık, sonrasında anlaşmazlıklarla yoğrulmuş bir ilişkide debelenen kıskanç bir koca, karısını kıskanacağı adamı dahi kendi eliyle evine sokan bir ezik, fakat çorapla olmaktansa en azından terliklerini giymeyi dert edinen bir aciz. Bir insanı, daha da önemlisi karısını öldürmüş bir adamın, böylesi güç istenciyle ve dış görünüşüyle dertlenmiş olması, onun anca komple bir aciz olduğunu gösterir.

    Gelelim sonsöze ve Tolstoy ustaya karşı tezler sunmaya... Fanatik bir Hristiyanlık anlayışıyla bezeli fikirleri, müritleri tarafından dahi tam anlamıyla benimsenemeyecek düzeyde bana kalırsa. Öncelikle bedensel aşk, hayvani bir düzeye indirgenmesi gereken bir durum değildir. Hele ki daha evvelden de dediğimiz gibi, evlilik hayatında elzem bir durumdur. Evlilikte seksi aşağılık bir durum olarak görmek, eşlerin birbirinden soğumasına ve doğal olarak ihanete kadar sürükler. Sadakatsizlik konusunda ise, günümüzde dahi yüceltildiği ve matah bir şeymiş gibi gösterildiği ortada. Lakin sadakatsizliğe karşı maddi bir cezadan söz edecek olursak, bunu çoğunlukla erkeğin çektiği aşikar. Özellikle boşanmalardan sonra verilen süresiz nafakalar, insanların evlilikten korku duymalarında önemli etkenlerden.

    Gebelik ve emzirme sürecinde cinsel ilişkiye girmenin kadın açısından ne gibi sorunlara yol açabileceği ya da açıp açmayacağı konusunda bir fikrim yok. Ama her cinsel hazzın da bir çocukla neticelendiğini düşünecek olursak, günümüzdeki hayat pahalılığında ve işsizlikte bu işin sonu vazektomi operasyonlarının tavan yapmasına kadar varırdı.

    "Şöyle ki, ana babalar çocuklarını insan gibi insan olacak biçimde yetiştirmek kaygısını taşıyacak yerde..." Burada Tolstoy'un tezini çürütmek gerek. Doğum kontrolünden ve zevk için seksten hazzetmeyen yazarımıza uyacak olursak, evin içi, özellikle de erken evlenen çiftlerde bolca çocukla dolacak ve bu da onlara insanca bakmaya engel teşkil edecektir. Tabii zengin veya aileden varlıklı değilseniz.

    Bedensel aşk ve nikah, insanın kendisine hizmettir ve Tanrıya, insanlara hizmetten alıkoyar diyor Tolstoy usta. Daha sonrasındaki yaklaşımı ise tam bir tezat. Tanrıya ve insanlara hizmetten alıkoyan bir kurumdan, Tanrıya ve insanlara hizmet edecek nesiller yetişmesini bekliyor. Anlayan beri gelsin.

    "Yalnızca ideal olarak ahlakı alın; kimin kiminle olursa olsun, her düşüşün, tek, ömür boyu sürecek bir evlilik olduğunu varsayın..." Vay Tolstoy'um vay... Yanlış evliliklerin yani senin deyiminle "düşüşlerin", ömür boyu sürdürülmesini dayatan bir yaklaşım bu. Günümüz koşullarında, özellikle de şiddeti çözüm gören zihniyetlerde bunun karşılığı kadın cinayetleri gibi toplumsal sorunları doğurmakta. Bana sorarsan evlilik kadar boşanmak da bir haktır. Ama tabii inancın doğrultusunda sen de bunu söylüyorsun, sen de kendince haklısın ne diyelim...
  • ’ Seçilmiş ( Bütünden Koparılmış) Bilgi Örneği: Çalışan Kadın İmaji

    Bilindiği gibi günümüzde kadın-erkek eşitliği en güncel konulardan biri. Kadının erkeğe eşitlenmesinin en önemli göstergelerinden biri de çalışan kayıtlı kadın sayısının oranı. Avrupa Birliği sürecinde çalışan kadın sayısı, bir ülkenin AB’ye üye olabilmesinin makro göstergeleri arasında yer alıyor (İlkkaracan, 2010).

    Kadınlarin çalışmasının kadın-erkek eşitliği ile ilgisi olabilir. Ama bu bilginin tamamı değil. Örneğin, ben google'a girip “çalışan kadın” yazıp görseller bölümünden bir arama yaptığımda karşıma çıkan ilk 5 fotoğrafın hepsinde, ofıs ortamında çalışan ve gülümseyen (gülümsemeleri çalışıyor olmaktan mutlu olduklarını gösteriyor) kadın görselleriyle karşılaşıyorum. Ev hanımları ise genelde ev işleri yapmaktan bitap düşmüş görsellerle temsil ediliyor. Google’ın mesajı net: Ev hanımları mutsuz, çalışan kadınlar mutludur.

    Bu bilgi fotoğrafın bir kısmını yansıtmaktadır. Resmin tamamını gördüğümüzde “çalışan kadın mutludur" mesajının yanlı ve propaganda amaçlı olabileceğini de hesaba katmak gerekebilir. Örneğin “çalışan kadın/working women” ibaresinin yanma küçük bir ekleme yapıp “Fabrikada çalışan kadın/working women in factory” yazıldığında karşınıza çıkan kadın fotoğraflarının pek de mutlu görünmediğini, bilakis yüzlerce kadının, ayakta, yağ ve pas içinde, bezgin bir şekilde çalıştıklarını görebilirsiniz.

    Gerçekten de çalışan kadın imajının sadece bize gösterilen seçilmiş kısmına değil, tamamına ulaşmaya çalışan araştırmacılar, fotoğrafın gerçeğinin hiç de öyle görünmediğini aktarıyor. Örneğin Bianchi ve arkadaşlarının yazdığı (2006) Amerikan Aile Yaşamının Değişen Ritmi isimli kitap fotoğrafın bize gösterilmeyen kısımlarına odaklanıyor. Yazarlar, çalışan kadının yaşadığı zorlukları aktararak, günümüz kadınlarının çalışıyor olmalarından dolayı aileleri ve çocuklarına daha az zaman ayırdıklarını, evleriyle daha az ilgilendiklerini vurguluyor. Baker da (2009) aynı noktaya işaret ediyor: Evet günümüz kadınları daha çok çalışıyor, ama daha az evleniyor, daha az çocuk sahibi oluyor ve daha çok boşanıyor.

    Peki, çalışan kadın fotoğrafının görünmeyen yüzünde başka neler var? Çarpıcı bir bilgi kalp doktorlarından geliyor. Artık günümüzde kadınlar kalp hastalıklarına daha fazla yakalanıyor. İlginç olan, bunun çalışıyor olmakla bir bağlantısının olabileceği. Kalp-damar hastalıkları doktoru Bingür Sönmez, kadınların eskiden erkeklere oranla kalp-damar hastalıklarına daha az yakalandıklarını, ama bu üstünlüklerini zaman içinde kaybettiklerini vurgulayarak şunları söylüyor”:

    Kadınlar erkeklerden olumlu anlamda 1-0 önde idi ama artık araştırmalar gösteriyor ki kalp hastalığı riski aynı.

    Nasıl mı? Eskiden “kadınlar menopoza kadar korunuyor’ diyorduk ama artık bu geçerli değil. Çünkü günümüzün kadını geç evleniyor, doğum kontrol hapı kullanıyor, çocuk doğurmuyor, doğursa bile emzirmiyor! Dolayısıyla tabiatın onlara bağışladığı bütün hormonları kullanmıyor ve sonuç olarak erken menopoza giriyor. Ayrıca erkekler kadar sigara içiyorlar, onlar gibi stresli bir çalışma hayatı yaşıyor ve alkol tüketiyorlar. Dolayısıyla kadınlar mucize hormonları östrojene artık pek güvenmesinler, erkekler kadar risk altındalar! Çalışan kadın ile “çocuklu çalışan kadın" arasında önemli bir fark
    var. İş dünyası doğuran kadına sıcak bakmıyor. Çünkü kadın anne olduğunda, onlara göre, motivasyonları düşüyor, psikolojik olarak bölünüyorlar. Bazı işletmelerde, kadınların işe alınırken; çocukları olup olmadığı, hatta çocuk sahibi olmayı isteyip istemedikleri bile soruluyor. Bu mesajı alan kadınlar (ki çocuk sahibi olduklarını gizleyen kadınlara da rastlamak mümkün) işini riske atmamak için anneliğinden fedakârlık etmek zorunda kalıyor. Bunun da tabiki, Bingür Sönmez’in de ifade ettiği bedellerini, çoğu zaman farkında
    olmadan, ödemek zorunda kalıyor.

    Gillespe ve araştırma ekibinin (2010) yaptığı başka bir çalışma ise “çalışan kadın” fotoğrafının görünmeyen başka bir yüzünü gösteriyor. 1591 kadın üzerinde yaptıkları araştırmaya göre günümüzde kadınlarda doğurganlık gücü (fertilite) düşüyor. Araştırmacılar 18 ve 19. yüzyıllarda 30-35 yaşlarındaki kadınların neredeyse hepsinin evli olduklarını belirterek, günümüzde kadınların daha geç evlendiklerine vurgu yapılıyor. Boşanma ve geç çocuk sahibi olmak istemenin fertilitenin düşmesinde önemli rol oynadığı belirtiliyor.

    “Çalışan mutlu kadın” fotoğrafım görünmeyen yüzleri bunlarla sınırlı değil. Örneğin İngiltere'de 12 bin 500 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmanın sonuçları oldukça düşündürücü:

    Journal of Epidemiology and Community Health dergisinde Hawkins ve arkadaşları tarafından (2009) yayınlanan araştırma anneleri yarım zamanlı ya da tam zamanlı çalışan çocukların daha sağlıksız bir yaşam sürdüklerini ortaya koyuyor.

    Araştırmada çocukların yeme alışkanlıkları, egzersiz alışkanlıkları ve TV izleme/bilgisayar kullanma alışkanlıklarına ilişkin sorular sorulmuş. Araştırmanın sonuçlarına göre anneleri çalışan çocuklar anneleri ev hanımı olan çocuklara göre cips vb. sağlıksız yiyecekleri daha fazla yerken; sebze, meyve vb. faydalı yiyecekleri daha az yiyorlar. Çünkü çalışan annelerin çocuklarının sağlıklı beslenmesi için yemek yapacak yeterli zamanı kalmıyor. Pek çok çocuk öğünlerini hazır yiyeceklerle geçirmek zorunda kalıyor. Yıne bu çocuklar annesi çalışmayan çocuklara göre daha az egzersiz yapıyorlar ve günlerinin büyük bir bölümünü TV karşısından geçiriyorlar.

    Çalışmanın belki de en önemli sonuçlarından birisi ise, çalışan annelerin çocuklarının obezite açısından yüksek risk altında olması. Daha önce yapılan başka araştırmalar da çalışan annelerin çocuklarının daha yüksek düzeyde obezite sorunu yaşadığım ortaya koyuyor.

    Bu araştırmalar “çalışan mutlu kadın” fotoğrafının başka yüzlerini de görmemizi sağlıyor. İlk başta farkedilemeyen ve pek de alakalı gibi görünmeyen “obezite ve çalışan anne” ilişkisi, resmin tamamını görmek için çaba gösterdiğimizde farkedilebilir oluyor.
  • Öğrenci NEDEN ders çalışmaz?? 🎓:')


    Bir yılda ders çalışabilmemiz için 365 gün var.
    52 gün pazarları kaldırırsak, 313 gün kalıyor.

    Yazın havaların çok sıcak olduğu 50 gün var. Yani geriye 263 gün kalıyor.

    Her gece ortalama 8 saat uyuyoruz. Bir sene için düşünürsek saatler 122 gün yapar. Geriye 141 gün kalır.

    Kendimize her gün bir saatçik zaman ayırsak, 15 gün daha azalır. Kaldı 126 gün.

    Her gün yeme içme için 2 saat harcasak, 30 gün gidiyor, 96 günümüz kalıyor.

    İyi bir öğrenci dışarı çıktığında 2 saat gezip tozmaya harcasa, yılda 92 gün eder, geriye sadece 4 günümüz kalıyor.

    Eee sonuçta bizde insanız 3 günde hastalanırız, geriye 1 günümüz kalıyor..

    Aaaaa! tesadüfe bakın, o günde doğum günümüz!🎈

    😃😃
  • "Yaşadığın müddetçe yaşamayı öğrenmeye devam et; bugün benim için olduğu kadar hepiniz için geçerli bu. Beklenti hayatın en büyük ayak bağıdır; yarın için yaşamak bugünü kaybetmeye yol açar. Son günümüz olmasından korktuğumuz o gün sonsuzluğun doğum günüdür."