Karların Altında Sıkışan Öfke ve Umut...
10/10
·176 syf.··
2026 230. kitabı
John Fante’nin Bahara Kadar Bekle Beni, Bandini (Wait Until Spring, Bandini) romanını okumak, benim için sadece bir göçmen ailesinin dramına tanıklık etmek değil; Colorado’nun o buz gibi dondurucu kışında, yoksulluğun, öfkenin, dinmeyen bir açlığın ve her şeye rağmen içten içe filizlenen o çocuksu umudun tam ortasında çıplak ayakla yürümek gibiydi. Fante, o sert, filtresiz ve adeta bir boksörün yumruğu kadar direkt olan kalemiyle beni öyle sarsıcı bir gerçekliğin içine çekti ki, sayfaları çevirirken soğuktan donan parmakların acısını ve o İtalyan göçmeni ailenin damarlarında akan o sıcak, deli kanı kendi içimde hissettim. ​Bu kitap benim gözümde, sadece bir büyüme hikâyesi ya da taşra kasabasındaki bir kış masalı değil; insanın o en ilkel, en çiğ ve en saf arzularıyla, aidiyet krizinin ve Amerikan rüyasının o acımasız çöplüğünün çarpışma panoraması. Kışın gelmesiyle işsiz kalan, gururu kırılan duvar ustası bir baba, onun dindarlığıyla deliliği arasında sıkışmış bir anne ve tüm bu enkazın ortasında dünyayı beyzbol sahalarından, günahlardan ve babasına duyduğu o karmaşık nefret-hayranlık ilişkisinden ibaret sanan küçük Arturo Bandini... Fante, bu karakterler üzerinden aslında hepimizin o çocukluk yaralarını, utançlarını ve o ilk büyüme sancılarını anlatıyor: Ne kadar üşürsen üşü, içindeki o bahar beklentisini asla söküp atamazsın. ​Yazarın o süssüz, dolambaçsız ve lirik bir öfkeyle beslenen üslubu beni en derin yerimden yakaladı. O, edebiyatın o steril, kibar ve mesafeli dilini tamamen reddediyor; sokaktaki o kavganın, evdeki o sessiz çaresizliğin ve karın altındaki o gizli utançların dilini konuşuyor. Arturo’nun o çocuksu kibirli iç seslerini, dinle ve günahla olan o komik ama bir o kadar da trajik didişmelerini anlatırken asla yukarıdan bir gözle bakmıyor; aksine,
Bahara Kadar Bekle, BandiniJohn Fante · Parantez Yayınları · 20031,202 okunma
Sınır boylarında Bir Ruhun Çığlığı:
10/10
·128 syf.··
2026 224. kitabı
Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını okumak, bir yazarın metniyle karşılaşmaktan çok, bir ruhun en çıplak, en savunmasız ve en dürüst haliyle göz göze gelmek gibi. Özlü, o zamansız ve benzersiz kalemiyle beni öyle bir girdabın içine çekti ki, sayfaları çevirirken edebiyatın o sığınak limanlarından uzakta, okyanusun tam ortasında tek başıma fırtınayla yüzleşiyormuşum gibi hissettim. ​Bu kitap benim gözümde sadece bir otobiyografik anlatı ya da bir gezi günlüğü değil; insanın bu dünyadaki o bitmek bilmeyen "yabancılık" hissinin, o köksüzlük ve yerini bulamama sancısının en lirik manifestosu. Tezer Özlü; Kafka’nın, Svevo’nın ve Pavese’nin izini sürerken aslında kendi içindeki o derin uçurumların haritasını çıkarıyor. Berlin’in kasvetli sokaklarından Trieste’nin rüzgârına, odaların klostrofobik yalnızlığından hastane koridorlarının o buz gibi gerçekliğine uzanan bu yolculukta, aslında hepimizin içindeki o "gitmek" arzusunun resmini çiziyor. ​Yazarın o süssüz, dolambaçsız ve adeta bir neşter kadar keskin üslubu beni en derin yerimden yaraladı. Toplumun bize dayattığı o sahte mutluluk oyunlarını, o steril yaşam biçimlerini elinin tersiyle itiyor ve "Yaşamın ucundayım, ötesi yok," diyerek bizi o tekinsiz sınır boylarında yürütüyor. Onun dilinde intihar bir kaçış değil, bir özgürlük arayışı; delilik bir hastalık değil, bu çıldırmış dünyaya karşı verilmiş en dürüst tepki. ​Yaşamın Ucuna Yolculuk’u bitirdiğimde, içimde hem o derin melankolinin sızısı hem de yaşamı tüm acılarına rağmen bu kadar çıplak sevebilmenin verdiği o muazzam hayranlık kaldı. Bu kitap bana şunu bir kez daha öğretti: Gerçek edebiyat, bize pembe yalanlar söyleyen değil, bizi kendi uçurumumuzun kenarına getirip aşağıya bakma cesareti veren edebiyattır. İşte Tezer Özlü, o uçurumun kenarında elimi
Edebiyat
Yaşamın Ucuna YolculukTezer Özlü · Yapı Kredi Yayınları · 202114,7bin okunma
Reklam
Calvino’yu anlayamamak…
5/10
·128 syf.··
2026 37. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 19:40
Bir yazarı okumakta ve anlamakta hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Palomar’dan sonra bu okuduğum ikinci kitabı oldu, belki de yanlış kitaplardan başladım bilemiyorum. Görünmez Kentler’i de almış olduğum için okuyacağım, oradan da bir şey alamazsam sanırım tekrar okumayacağım bir yazar. Şöyle bir his veriyor bana, ben çok şey biliyorum, bak böyle dolambaçlı cümleleri nasıl da kuruyorum, sen bunları anlamasan da olur ama anlayabilmelisin diyen bir yazar… Seveni çok, kıymetli de bir isim, gömmek benim haddim değil ama ben Calvino ile çok istememe rağmen anlaşabilmiş değilim. Epey tecrübeli bir okur olduğum için de bunun suçluluğunu duymuyorum. Üzülüyorum diyebilirim. Bu kitabını kurgu okumayı seven Tarot meraklılarının özellikle seveceğini ve daha iyi anlayacağını düşünüyorum. Kolektif bilinçdışının bir temsili olarak tarot kartlarını kullanıyor ve onlar üzerinden hikayeler anlatıyor. Fikir şahane ama gel gör ki hikayelerin içine girmek kolay değil. Belki minicik olarak siyah-beyaz verilen kart görselleri renkli ve daha büyük olabilseydi (ki böyle bir tasarımı koskoca YKY neden yapmadı anlamak zor) durum farklı olabilirdi.
Edebiyat & Roman
Kesişen Yazgılar ŞatosuItalo Calvino · Yapı Kredi Yayınları · 2020591 okunma
Puan vermedi·571 syf.··
2026 62. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 15:24
Pek çok kişi Tolkien'e "Fantastik Edebiyatın Babası" gibi sıfatlar yakıştırıyor, fakat bu gibi sıfatları yakıştıran kişilerin türün tarihini tam olarak bilmediğini düşünüyorum. Misal, Eddison'un eserinde yine hayali bir dünya, incelikle oluşturulmuş ve oldukça arkaik bir dil, dünyevi olmayan bir kraliçe, soyluluk ve karanlık güçler arasında gidip gelen, bocalayan, içsel çatışmalar yaşayan bir merkezi karakter mevcut. Anderson'ın, Yüzük Kardeşliği ile aynı yıl çıkan Broken Sword adlı kitabında da uzak diyarlarda yaşayan kibirli elfler, kazılar yapan cüceler, dövülmesi gereken bir kılıç, aydınlık ve karanlık ordular arasında geçen epik bir savaş, bu iki uca sıkışmış bir başka merkezi karakter ve Hristiyan ile Pagan dünya görüşlerinin iç içe olduğu bir anlatı mevcut. Peki bu unsurlar Tolkien'e özgü değilse, onu farklı kılan şey nedir? Dunsany, Eddison ve Anderson da aydınlık ile karanlığın çatıştığı dünyalar sunsa da, bu çatışmaları incelikli, çoğu zaman ironik bir dokunuşla aktarırlar. Ahlakı mutlaklar üzerinden sunmanın tehlikeli olduğunu kabul ederler. Tolkien (ya da C.S. Lewis) ise kötülüğü kötü, iyiliği iyi olarak göstermekte hiçbir sorun görmez. İkisinin kesiştiği tek nokta, Gollum'un hikayesinde de görüldüğü üzere, dürüst bir kişinin baştan çıkarılması durumudur. Ancak Gollum dahi, Eddison'ın Lord Gro'su ya da Anderson'ın Scafloc'u gibi alternatif bir dünya görüşü içinde yaşayan bir karakter değildir. Yalnızca Tolkien'in, tabiri caizse, iki kutuplu ahlakının iniş çıkışları arasında savrulup gider. Kötülüğü dışsal, akıl dışı bir olgu olarak sunmak, "bize karşı duran, bilinmeyen" olarak tanımlamak tehlikeli bir mesajdır. Çünkü okuyucu kendi ahlakını bu oluşturulmuş dünyanın üzerine ekler ve dayatır, ki modern fantastik yazarların çoğu, Tolkien'in örneğini
Edebiyat
The Fellowship of the RingJ. R. R. Tolkien · Harper Collins · 200917,1bin okunma
Selda Uygur: Babalar ve Kızları
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2023 9. kitabı
“Denizleri çok severim… Rüyalarım… Taşların rengi de gökyüzü gibi kasvetlidir… Bu her gece böyle olur…” Bu şiirsel sözler, Babalar ve Kızları’nın açılış sahnesinde yer alıyor. Türk Edebiyatı yepyeni bir kalemin doğuşuna tanıklık ediyor bir süredir. Selda Uygur, Fazlı Necip’in Ah, Anne romanını günümüz Türkçesine aktaran ve Türk Edebiyatından Örneklerle “Edebiyat ve Kıskançlık” adlı çalışmalarıyla tanınan akademisyen bir yazar. Romanında pek çoğumuzun ama özlemle ama kasvetle dalıp gittiği o ölgün deniz manzaralarını işlemiş sevgili Selda. Denizin verdiği huzuru ve aldığı canları okudum bu eserde ve babaannesini… O mistik heyecanları bilirsiniz elbette, ölülerle konuşmaktan bahsediyorum. Ölümün kokusunu bilmeyeniniz kaldı mı? Ah bazılarınız anlayacaktır beni; insan olmak, düşünebilmek ve farkında olmak ne zordur bilirsiniz -ölümün kıyısında yaşarken. Rüyalardan bahsediyorum, kaçmayın; bitmek bilmeyen döngülerden, büyük ve kederli nefeslerden ve gecenin en zor saatlerinde yaşanan o ani irkilişlerden, uyanışlardan… Şanslıysanız, gecenin bu saatinde, yanı başınızda birisi vardır ve o kişi size ne olduğunu sormuştur. Ya kimse yoksa? Ya kimse size bir şey sormamışsa? Ya kimsecikler sizi sarıp sarmalamamışsa? İşte o zaman üzülmekte haklısınız derim. Yazık. Çok Yazık. İşte sevgili Selda, rüyalarından uyanırken adeta denizde boğulur gibi oluyor, tasvir ediyor ve yaşıyor o anı. Peki, ama neden? Ölülerle dans ediyor çünkü ve ekliyor -unutmadan: “Ölülerle dans edebilen birini kimse üzemez.” Kelimeler akmaya devam ediyor. İstanbul’un o eski yokluklar içindeki halini okuyoruz. Ancak yine de bir umut var o yıllarda. Kavganın, hasretin, kaosun, sanatın, edebiyatın ve kalabalığın şehri İstanbul’da yaşanıyor Babalar ve Kızları’na dair ne varsa. Kıskançlığın kitabını yazmış olan
Babalar ve KızlarıSelda Uygur · Bilgi Yayınevi · 202255 okunma
Ölmem ya da yaşamam neye gerek?
Puan vermedi
Bir hikaye kahramanının ya da karakterinin, bir efsaneleşmiş gerçek tanınmış kişinin, sıradan bir insanın ve gerçek (?) öznenin (senin/sizin) ölümü hakkında paralel ve asimetrik dağılan düzleminde toplumun ağır görünür ya da görünmez etkisinin yayıldığı oldukça olağan bir durumun yani ölümün oldukça olağan bir anlatısıyla karşılaşıyoruz kitapta. Hemen ansızın ölmek üzerinden değil bu, doktorların laf salatası yaptığı hastanın ölünceye dek boğazından geçirmeyi hedeflerine koymayı düşündükleri türden. Vakit belirsiz ama yakın olduğu kesin. Ivan İlyiç hayatına bakıyor, tüm yaşadıklarına... Ama bir dakika, yaşamak söz konusu ölümken fazla kaçmadı mı? (İtirazım Var, Müslüm Baba'dan iyi gider) Hem... Gerçekten yaşamış mıydı? Oldukça işinde usta, titiz bir yargıcın yüzeyde hiç sorunu olmayan bir hayatı var, öyle değil mi? En azından herkes tarafından bilinen bu. Kitap öyle acımasız bir başlangıç bölümü sunuyor ki aklımda kalanlar olarak ilk karakterin toplumdaki kimliği geliyor, eh tabi bu benliğini de yontuyor. Üçüncü kişi anlatımın tanrısal bakışına kapılmam beni de hikayenin hem dışına hem de birebir içine dahil etti, Ivan İlyiç olurken bir baktım ki o çekilmez aile üyelerinden herhangi biriyim, düşüncesi bile korkunçtu ama işte kitap, düşüncesini akla getirdi ya işte orada hakkını vermek lazım; okuduğum zaman düşünmeye özellikle de empatiye itmesini ki bunu da dolambaçlı yollardan yapmıyor, tekniği falan diye bir yerlerde geçiyor mu bilmem ama anladığım kadarıyla yaptığı yalnızca iyi bir gözlem ve objektif bakış açılarının hakiminde karakterleri görmemizi sağlaması. Gaius'un (Sezar'mış) ölümlü olmasına tümdengelimle bahseden yerde Ivan İlyiç kıyasa geçiyor tıpkı cenazesinde en yakın dostu dediği kişinin bile yaptığı gibi (Ölen ben değilim, şükrü). "Gaius hiç
Yaşamak Gerek
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202261,1bin okunma
Reklam
Reklam