"... Hêz, hêz her tişt e... Ez dijî cîhanê me, ez dijî xwe û dijî her kesî me!.. Ez di felsefa xweşewitandinê de difikirim... em wek dûpişkan e, dora me jî ev xêza agir çêkirine... Ev xelk çawa min bêhiş û beredayî dibînin, ez jî wan wilo dibînim! Ew jî rast in, ez jî rast"im"
Helîm Yûsiv-[TBD(tirsa bê diran), 36-7]
Franz Kafka’nın Milena Jesenská’ya yazdığı mektuplar, dünya edebiyatının en sarsıcı, en savunmasız ve en derin aşk belgelerinden biridir. Sadece bir yazarın tutkulu bir kadına duyduğu hisleri değil; bir insanın kendi varoluşuyla, korkularıyla ve dünyayla kurduğu sancılı ilişkiyi gözler önüne serer.
Milena’ya Mektuplar, geleneksel bir aşk mektubu koleksiyonundan ziyade, iki zihnin birbirine dokunma çabasıdır. Kafka, satırlarında kendini bir "yazar" kimliğinden tamamen sıyırır. Burada gördüğümüz kişi; bürokrasinin ve hastalıkların pençesinde, dünyada kendine yer bulmakta zorlanan, sürekli tedirgin ama aynı zamanda ruhunun derinliklerine bakmaktan korkmayan o meşhur "Kafkaesk" adamın en çıplak halidir.
Kafka için mektuplar, bir araç olmanın ötesinde, Milena'ya ulaşmanın tek güvenli yoludur. Fiziksel gerçeklik (buluşmalar, sesler), Kafka’nın zihnindeki o "ideal" Milena imgesiyle çelişme korkusu yaratır. Bu yüzden mektuplarda duyulan tutku, buluşmaların getirdiği hayal kırıklığıyla sürekli bir çatışma halindedir.
Milena'nın yaşam enerjisine, özgür ruhuna ve cesaretine hayrandır. Kendi iç dünyasındaki karanlık ile Milena’nın ışığı arasında bir köprü kurmaya çalışır ama bu köprünün ayakları her zaman kendi "yetersizlik" hissi üzerine kuruludur.
Mektuplar, Kafka’nın yazma eylemini bir varoluş savaşı olarak kullandığını gösterir. Kelimeler bazen Milena'yı kucaklamak için yetersiz kalır, bazen ise onun ruhuna açılan tek kapı olur.
Bu eser, "sevmenin ne demek olduğuna dair" cesur bir derstir. İnsan bir başkasını severken nasıl kendi parçalarına ayrılır, nasıl hem sonsuz bir özgürlük hem de mutlak bir bağımlılık hisseder; Kafka bu soruların cevabını kağıdın üzerine damlayan birer kan gibi bırakır.
Milena, Kafka için sadece bir sevgili değil; aynı zamanda Kafka’nın kendi
Selanik'te tå Bizans'tan kalma kiliselerin etrafı berbat yapılarla sarılmış. Selanik, Selanik olmaktan çıkmış. Osmanlı'nın 1912'de bıraktığı şehirden eser yok. Bütün Avrupa medeniyetinin sembolü, UNESCO'nun amblemini süsleyen Parthenon Tapınağı bugün dökülüyor. Aslında etrafında hiç yapı olmaması gerekiyor. 2500 yıl evvelki Atina akropolü Yunanlığın önemli mirasıdır. Dora Bakoyannis belediye reisi olana kadar Parthenon'un etrafında ciddi bir temizlik bile yoktu. Bizde de aynı durum yaşanıyor. Bursa'nın son otuz yıldaki vaziyeti bir facia. Sorarsanız, göçün artmasını sebep gösteriyorlar ama şehrin sahibi olan Bursalılar duruma niye müdahale etmiyorlar? Göç eden insanlardan evvel, şehrin sahibi geçinenleri sorgulamak lazım.