Hep bir olmamış hissiyle okuduğum bir kitaptı. Sebebi belki de yazarın, hikayenin de yarım kalmışlıklar üzerine kurulu hayatları ele alması neticesinde okuyucu da bu hissiyatı uyandırmak istemesi olabilir. Ya da Nermin YILDIRIM’ın ilk romanı olması hasebiyle bir acemiliğin de romanın mayasında bulunması sonucunda hafif çiğliğin yer alması normal gelmeli biz okurlara.
Ana kahramanımızın adı Süreyya. Onun hayat hikayesini okurken bir yandan da o dönemi siyasi olaylarını, o dönemlerde yaşanmış olan büyük depremlerin getirmiş olduğu müthiş kaosu, acı kayıpları ve 11 Eylül saldırısına tanıklık ediyoruz. Küçük yaşta babasının öldüğünü annesinin ise onu bırakıp gittiğini düşünerek büyüyen Süreyya, hep insani duygular açısından bir yanı eksik olarak gelişiyor. Dışarıya karşı kendisine bir zarar gelmesin diye kabuğunu kendi kendine o kadar sert oluşturuyor ki, kendisi dahi içerisine ulaşamaz, dokunamaz oluyor. Bu vurdum duymaz tavırlarını bazı yerlerde bi anda bırakıp çok hassas biriymişçesine karşısındakiyle empati yaptığı anlar, (SPOİLER)kendi yaşadığı kaderi kendi çocuğuna yaşatması durumu, okuduğum cümleler eşliğinde bana pek gerçekçi gözükmedi. Yani roman dediğimiz şey kurgudur en nihayetinde ancak gerçekliğini hayattan alır. Romanın nefesi gerçek hayattır. Düşününce de hayatta böyle birisi olsa ve tanıyor olsaydım Süreyya gibi olmazdı bazen onun yaptıklarını yapmazdı diye düşündüm. Tabi bu benim kafamda kurguladığım anne-babasız büyümüş bir çocuk neler hissederdi durumuyla ilgili, belki siz okuduğunuz da çok haklı ve normal bulacaksınız Süreyyayı.
Hikayenin işleniş şekli açısından ise, 3 parçaya ayırabilirim. 1. Geçmiş bir zaman, 2. Telefon görüşmesi yapılan kısım -ki romanın vurucu olması için tasarlanmış, merak uyandırsın diye de sürekli yarı da kesilerek yazarın