• ....ve kendine soruyorsun; nerede hayallerin? ve başını sallıyor şöyle diyor; yıllar ne çabuk geçiyor.. ve yine soruyor kendine; ne yaptın bunca yılı ? En iyi zamanlarını nereye sakladın? Yaşadın mı yaşamadın mı? Baksana diyor kendine, baksana; yeryüzü nasıl soğuyor? Daha yıllar geçecek ve peşinden kasvetli yalnızlık gelecek. Bastonlu,titrek yaşlılık gelecek, peşinden de sıkıntı ve bunaltı. .Ah Nastenka, sonuçta hüzünle yalnız kalır insan..Tam anlamıyla yalnız!
  • Dostoyevski sizlere soruyor ?
    “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu daha iyidir, yoksa insanı yücelten bir acı mı?”
  • Kağıt toplayıcısını küçümseyenlere! Okusalar da ders alabilseler keşke.
    Tansu Pişkin haberidir:

    Oktay Çetinkaya, 1976’da Adana’da dünyaya geldiğinden beri, kaportacısından çöpçüsüne sokak insanlarının yaşamının bir parçası oluveriyor.

    2004’ten beri de Taksim, Çukurlu Çeşme Sokak’taki Lamelif Sahaf’ta sakat kedisi Sharlott ile kitapçılık yapıyor. Çetinkaya’nın kapısının önünde mahalleye yolu düşen bütün hayvanlar için de bir kap maması ve suyu var.

    Adana’dan İstanbul’a kağıtçılıkla başlayan ve sahaflıkla devam eden hikayesinde, belki bir kitapla hayatı değişmiyor ancak kitaplarla hayattaki duruşu değişiyor.

    Çetinkaya, aynı zamanda Enis Rıza Sakızlı’nın “Çöpte Dostoyevski Buldum” belgeselinden izlediğimiz hikayesiyle hayatına ortak ve aşina olduğumuz bir isim.

    “Çocuk olsan da sınıfını anlıyorsun”

    Dört çocuklu, aslen Diyarbakırlı bir ailenin en küçük çocuğu Çetinkaya. Ortaokul birinci sınıfa kadar okuduktan sonra bıraktığı okula bir daha dönmemiş. Birinci sınıftan sonra hiç sevemediği okuldan onu ayrı düşüren; sürekli tartışan bir aile, çalışmak zorunda kalması ve çevresiyle olan sınıfsal farklılığı…

    "Fakirdik işte. Yağmur yağdı mı, evi su basıyordu. Çinkodan iki oda bir evde oturuyorduk. Tuvalet dışarıdaydı. Her taraf köpek doluydu, gece tuvalete gitmeye korkuyorduk. Babam eve gelmiyordu. Alkolik sayılırdı, kumar oynuyordu. Bizle çok ilgilenmezdi, eve geldiğinde sürekli annemi döverdi.”

    Konuşurken halinde, tavrında burukluk yok Çetinkaya’nın. Babasını, baba olduğu için değil insan olduğu ve hata da insana mahsus olduğu için affettiğini söylüyor.

    “Oğlum niye çöp karıştırıyorsun”
    Hurdacılıkla başladığı çalışma hayatına pazarda su, sokaklarda simit satarak devam etmiş Çetinkaya. Ortaokul birinci sınıfta 10 dersten sekizi de zayıf gelince 11 ay çalışacağı kaportacıda başlamış işe. Ancak Çetinkaya özgür ruhlu; ustayla, çırakla günde on dört saat çalışmaya dayanamıyor.

    “Ne dışarıda gidip oynayabiliyorsun, ne çocukluğunu yaşayabiliyorsun… Ömrümüz çalışmakla geçiyordu. Ancak yoldan gelip geçene bakıp, hayal kuruyorduk.”

    Kağıtçıları hep görüyormuş Adana’da. “Mesleği beğenmeseniz de kendi işinizin patronusunuz kağıtçılıkta” diyor. Onlara özeniyor ve 6 yıl boyunca bu işi sürdürüyor.

    "İlk gençlik çağı hayal kuruyoruz, onu yapalım bunu yapalım diye. Mesleğimiz yok bizim gelecek kaygımız var. Annem diyor ki 'Oğlum niye çöp karıştırıyorsun?' Bir yandan da üzülüyordum hani, istiyordum ki annem mutlu olsun.”

    “Baktım Pınar Selek geldi”

    Çetinkaya 17 yaşındayken İstanbul’a geliyor bir arkadaşıyla. Bir yandan kağıtçılığa devam ediyor bir yandan da heyecan ve merakla Beyoğlu’nu gözlemliyor. Eylemleri, 1 Mayıs kutlamalarını görüyor. Sokak çocuklarıyla, onlara yardımcı olan insanlarla ve Pınar Selek’le böylece tanışıyor.

    “Sonra bir gün Galatasaray Meydanı'nda otururken baktım Pınar Selek geldi. Pınar meraklıydı, heyecanlıydı, dipten gelen dalgayı seviyordu. Her akşam uğramaya başladı oraya. Arkadaşlarıyla Tarlabaşı'nda atölye gibi bir yer kurup çocuklara ders vermeye başladılar.”

    Çetinkaya da çocuklarla beraber atölyeye gidip geliyor, bir yandan da hayatının ilk örgütlenme deneyimini yaşıyor. Ancak sandık müşahidi de olduğu 1999 seçimlerinden sonra kendini ait hissedemediği bu yerden de ayrılıyor.

    “Benim için tutku olan kağıtçılıktı, kitap değil”
    Atölye de kapanınca işine geri dönen Çetinkaya, Kuşadası, Muğla, Dalyan’ın çöp döküm sahalarında çalışmaya devam ediyor. İstanbul’a döndüğünde ticari kaygılarla kitapçılık işine başlayan Çetinkaya’ya bu iş aracılığıyla tanıdığı insanlar sürekli “Kitap oku” diyormuş.

    Bir gün, çocukluğundan beri ismini duyduğu Don Kişot eline geçmiş Çetinkaya’nın. Ancak kitabı tezgaha gelen müşteriye satınca Beyoğlu’nda kitapçıya gidip yenisini alıyor. İlk kez bir kitabı bitirdiğini söyleyen Çetinkaya’nın okuma serüveni Jack London, Dostoyevski’yle devam ediyor.

    “Benim için hayatta tutku olan şey, bir kaçış alanı olarak kağıtçılıktı. Bir de insan kendini özgür ve güçlü hissediyordu. Zaten kağıtçısın, malı mülkü olup kendini toplumdan soyutlamış insanlar düşünsün başına ne geleceğini, benim için kaybedecek bir şey yoktu.

    "Kitaplara çok merakım yoktu. İki tür insana hep gıpta ettim ben. Birincisi hayatta mesleğini çok iyi yapan marangozlar, demirciler, ustalar vardır. Haddini aşacak hayaller kurmaz, olmayacak duaya amin demez, başka bir yere zıplamaya çalışmaz. Gündelik hayatta birçok insanın küçümsediği sıradan ama işini iyi yapan insanlar... İkincisi tutkuyla okuyup bilim peşinde, ilim peşinde koşan insanlar.”

    “Sokakta umudunu yitirmeyen insanlar var”

    İşi hep sokakta olan Çetinkaya, Beyoğlu başta olmak üzere Adana’dan, Muğla’dan hikayelerine ortak olduğu çok fazla sokak insanıyla arkadaşlık etmiş. Toplumun “deli”, “kirli”, “kötü” dediği hiçbir insana sırtını dönmüyor. Ona göre, kendini bilen haddini, haddini bilen mutlu olmayı bilir ve bilen her insan sevilmeye değerdir.

    "Yaşlılarla sohbet etmeyi çok severdim eskiden beri. Seyyar satıcılar, simitçiler, kağıt toplayıcılar, hamallar… Enteresan biri bir şey soruyor mesela, yüz çevirmiyorum. Selamlaşıp konuşmaya başladığında ilişki de gelişiyor.

    "Sokakta türlü cefayı çekip yüzü gülen ve hiçbir şeyden şikayet etmeyen, umudunu yitirmemiş insanlar var. Bu insanları çok takdir ediyorum, çok da seviyorum. Bir suça bulaşmamışsa, insanlara herhangi bir şiddet uygulamıyorsa yeter işte. Zaten dünya bunların yüzü suyu hürmetine dönüyor biliyor musun?”

    Tansu Pişkin
    bianet muhabiri. İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Şubat-Mart 2017 dönemi bianet stajyeriydi. Mayıs 2017'den beri bianet'te.
  • "Ve kendine soruyorsun: Nerede hayallerin ? Ve başını sallıyor, şöyle diyor: Yıllar ne çabuk geçiyor ! Ve yine soruyor kendine: Ne yaptın bunca yılı ? En iyi zamanlarını nereye sakladın?

    Yaşadın mı?"...
  • Ve kendine soruyorsun: Nerede hayallerin? Ve başını sallıyor, şöyle diyor: Yıllar ne çabuk geçiyor! Ve yine soruyor kendine: Ne yaptın bunca yılı? En iyi zamanlarını nereye sakladın? Yaşadın mı yaşamadın mı? Baksana, diyor kendine, baksana, yeryüzü nasıl soğuyor. Daha yıllar geçecek ve peşinden kasvetli yalnızlık gelecek, bastonlu, titrek yaşlılık gelecek, peşinden de sıkıntı ve bunaltı. Fantastik dünyan ağaracak, donacak, hayallerin kaybolacak ve ağaçlardan düşen sarı yapraklar gibi dökülecek... Ah, Nastenka! Sonuçta hüzünle yalnız kalır insan, tam anlamıyla yalnız ve hatta yazıklanacak bir şey bile olmaz - hiç, tam olarak hiç... Çünkü kaybolup gider her şey, her şey hiçtir, aptalca, yuvarlak sıfır, yalnızca hayaldir!
  • Zihnimizde baba katlinin yazarı olarak yer etmiştir Dostoyevski. Kuşkusuz bunda son başyapıtının, Karamazov Kardeşlerim payı büyüktür. Zaten Freud da Dostoyevski yorumunu doğrudan doğruya bu roman üzerine kurar. Gerçekten de Karamazov Kardeşlerim, kısmen de Delikanlı'nın merkezinde babaya duyulan kin vardır. Zaten birçok eleştirmen tarafından yazarın kendi huzursuzluğunun, babasının ölümü yüzünden duyduğu suçluluk duygusunun ürünü olarak yorumlanmıştır roman. Dostoyevski'nin babası yanında çalışan serfler tarafından öldürülür; ama Dostoyevski'nin kendisi de zorba babasına büyük bir öfke duymuş olmalıdır. Karamazov Kardeşler'in temel izleklerinden birinin babayı öldürenle bunu aklından geçiren arasındaki suç ortaklığı olması anlamlıdır. Romanda babayı, yanında uşaklık eden oğlu Smerdyakov öldürür; ama onu öldürmeyi İvan da aklından geçirmiştir. Bu düşünce-eylem ortaklığı Dostoyevski'de suçla ilgili olarak tekrar tekrar karşımıza çıkar. Ecinniler'de Stavrogin'in karısı Mariya Timofeyevna'yı Pyotr Stepanoviç öldürtür; ama bunu dileyen, en azından olacakları önceden görmesine rağmen buna engel olmayan Stavrogin'dir. Benzer biçimde, derinden yaraladığı küçük Matryoşa'nın intiharını önceden görmüş, buna engel olmamıştır. Israrla soruyor gibidir Dostoyevski: Suçu işleyen mi suçlu, yoksa onu aklından geçiren mi? Öldüren mi suçlu, yoksa kan dökme eylemini felsefi açıdan mümkün kılan düşünce tarzının kendisi mi?
  • 216 syf.
    ·Beğendi
    İnsanın, kendini dolambaçlı patikalarda kaybettiği, karışık, aşması zor bir geçidi temsil ettiği söylenir. Bu kitapta da Dostoyevski bize benzer bir dille, insan ruhunun karanlık ve karmaşık yönlerini önümüze sererek, bizi onunla beraber düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor. Daveti kabul ettiyseniz, buyrun incelemeye...

    Franz Kafka'nın "Dönüşüm" adlı eserinde kendisini nasıl bir böcek gibi hissettiğini az çok hepimiz biliyoruz, Dostoyevski ise daha ilk sayfalardan baş karakteri üzerinden bize kendinin bir böcek bile olmayı beceremediğini söylüyor. Çünkü Gregor Samsa'da bir kabulleniş, razı oluş varken burda faydasız bir karşı çıkış, kabullenmeme ve uyumsuzluk hali var.

    Yazar böyle bir karakterden yola çıkarak bize insan psikolojisinin çok yönlü anlaşılamaz derinliklerini analiz ettiriyor.

    Hepimiz sınırlarımızı biliriz. Ama hangimiz bununla yetinir, boyun eğeriz. Adem ile Havva örneğinde bile yasak elma yenilerek, insanların elindeki ile yetinmediği hep daha fazlasını istediğini gözlemleriz. Kim ne derse desin doyumsuz ve nankör yaratıklarız diyor Dostoyevski'de. Bir insanın eline bütün imkanları da sunsanız, o elindekiyle yetinmeyi bilmez, çünkü insanın isteme özgürlüğüne kimse sınır koyamaz.

    Kötülük insanın kendi özündedir diyor ve ekliyor: Sadece bazı insanlar bunu güzel perdeleyebilirler.
    Acı çeken, acı çektirmek ister, ezilende eline çıkan ilk fırsatta ezmek. İnsanın sadece normal ve erdemli olanı yapmasının kendi çıkarlarına daha uygun düştüğünü de nerden çıkartıyorsunuz diye yazar bizlere soruyor. Gerçektende üzerine düşünülmesi gereken bir soru bu.
    Bizim elimizden kitapların alındığında afallayacağımızı söylediğinde ne kadar haklı olduğunu kabulleniyorsunuz. İnsanın kendi kendine bile itiraf edemediği gerçekleri bu kitabı okurken fark edeceksiniz. Söylenecek çok şey var ama incelemeyi uzun tutmak istemiyorum.

    Dostoyevski'nin neden büyük bir yazar ve düşünür olduğunu öğrenmek istiyorsanız onu bu kitapla tanımaya başlamanızı tavsiye edebilirim. .