Hüzün hastalığı!
Hüzün bir hastalık mıdır?
Modern dünyanın insanı yalnızlaştırdığı ve koşuşturmaların insanı yüzeyleştirdiği bir çağ..
Hüzün olumsuz bir duygu olmasının yanında, duygu isimlendirilip, anlamlandırıldığında; ruhsal derinliğe ulaşılabileceği, kişinin kendi mutluluğunu bulabileceği ve içsel yolculukla birlikte anlamlı ve zengin bir yaşamı mümkün kılmaktadır.
Hüzün patoloji değildir, depresyon değildir. Hüzün geldiğinde kucaklayıp, beraberinde getirdiği mesaja dikkati vermek ve ihtiyaç veya isteği fark edip, istek ve ihtiyaca dümen kırmanın haritasıdır.
Kitapta modernlik, psikiyatri, bilgi, edebiyat vb. Konular da yer yer eleştiriden nasibini almaktadır.
Hüzün HastalığıM. Kemal Sayar · Kapı Yayınları · 20181,650 okunma
Yazarın ilk kitabı olan “Bülbülü Öldürmek” ten tam 55 yıl sonra yazılan “Tespih Ağacının Gölgesinde” bir devam kitabı niteliğinde. Jean Louise Finch (Scout) bir genç kız, ilk kitabın Scout’un gözüyle “tanrısallaştırılmış” hukuk savunucusu Atticus ise artık bir ihtiyar.
İlk kitapta, adalete harfi harfine bağlı olan Atticus’u, toplumun gözünde salt derisinin rengi yüzünden potansiyel bir “suçlu” olarak görülen bir adamı savunurken görüyoruz. Devam niteliğindeki bu kitaptaysa yazar, Scout’un gözlemiyle tabi, bize sanki “eskiden taptığını şimdi taşlayan” bir Atticus yaratıyor ve kitabın sonlarına doğru hararetli bir “Atticus-Scout” tartışması yaratıyor. Tartışmanın sonunda Jean Louise Finch (Scout) Atticus’un dümen suyuna gidiyor. Çünkü kitabın bir bölümünde Scout’un, babasından nefret etmesini sağlayan şeyin aslında Atticus’un “değişmediğini” gösteren bir “tiyatro” olduğu fikri veriliyor.
Kitap, “Bülbülü Öldürmek” kadar sarsıcı mı bilinmez ama mesajı ilk kitapla aynı: “Eşit haklara evet, özel ayrıcalıklara hayır!”
Son olarak, eğer bütüncül bir okuma yapacaksanız, bu iki kitap arasına başka bir kitap almayın. Karakterleri, mekanları ve hatta mevzuyu bile hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Naçizane tavsiyemdir. İyi okumalar.
Günlerce elimde sürünen bir eserdi ki bu yazarın önsözündeki iddialarını boşa çıkarıyor diyebiliriz aslında. Ahmet Mithat, şu minnacık öyküsüne "Hikâyeden Evvel İki Söz" başlığı altında eserinin o dönem eserlerinden irtifak eden yanlarını aşikar etmek ve Türk edebiyatında eşi benzeri görülmemiş hususiyetlerini okura bildirmek amacıyla iki çift kelâm etmiş, akabinde de bizleri hikâyenin sonu ile karşı karşıya bırakarak ortaya koyduğu yeni tarzın telifini almış kendince.
Olaylar Ensesi Yamalı Kanlı Mustafa Paşa'nın Eyüp'teki konağında cereyan eder; hikâyenin esas kahramanları ise Sinesaf ile Sıtkı'dır. Sinesaf, konağın halayığı; Sıtkı ise Kanlı Mustafa Paşa'nın yeğenidir, kendisi yüksek tahsilli bir bey olup konaktaki halayıklar ile çeşitli alanlardan dersler yapar. Sinesaf ile Sıtkı bu derslerde birbirlerini tanıyıp âşık olurlar, lakin öteden beri Sıtkı'ya takıntılı olan konağın hazerfan kadını Behice Hanım bu iki âşığın vuslatı önünde bir handikaptır. Aralarını yapma bahanesiyle yanaşıp bu ikisinin tüm sırlarına tıpkı bir dert ortağıymışçasına hakim olan bu kadın, kendisini Sıtkı'ya nikahlamak koşuluyla asıl niyetini belli eder de kendi teklifine müspet olmaya yakın bir cevap almak şöyle dursun, buna kat'i surette karşı çıktıklarını görünce işte o zaman türlü dolaplar çevirmeye başlar. Konaktaki kendi halindeki insanları birbirine katar; halayıkları Sinesaf'a karşı doldurur. Çevirdiği son dümen ise Sinesaf ile Sıtkı'yı birbirine öldü göstererek ayrılmalarını sağlamaktır.
Ahmet Mithat, işte hikâyenin sonunu, yani Sinesaf ile Sıtkı'nın bu planlardan sağ çıkıp kaçmalarından başlayarak anlatmaya başlar. Biz okurlar olarak tüm hakikatleri, konağında olup bitenleri öğrenmek istemesiyle iz sürmeye muktedir olduğunu hatırlayan Ensesi Yamalı Kanlı Mustafa Paşa'nın,
Nazik Adında Bir Kadın…
Bu kitaba babamın kitaplığında denk gelip elime alana kadar, 2022 yılında kaybettiğimiz Dr. Haydar Dümen’in yazarlık vasfından bihaberdim.
Bu durum benim ayıbım olarak bir kenarda dursun. Ama insan psikolojisinin temel vasıflarından olan “her durumda kendini haklı çıkarma” refleksi hemen devreye girdi!
Zamanında bulvar gazetelerinden birindeki köşesinde, cinsel sağlık problemlerini gönderen okurlara esprili ve çoğu zaman yüzeysel olduğunu düşündüğüm kısa cevaplar yazan biri nasıl uzun soluklu bir kitap yazabilirdi ki! Üstelik bu roman, kitap, ya da her neyse ne kadar ciddiye alınabilirdi…
Ama huyum kurusun! Kendi hür irademle aldığım kitaplar dışında da, elime ne geçerse geçsin, bu ister hiç hazzetmediğim kişisel gelişim kitaplarından biri olsun, ister çok basit bir hikaye kitabı olsun, ister güncelliğini yitirmiş 90’lı yılların köşe yazılarından bir derleme olsun, isterse oldukça ağdalı yazılmış eski bir kitap… okuyup bitirmek zorundayım.
Dolayısıyla bu kitaba da aynı tarifeyi uygulayıp bir çırpıda bitirdim. bu kadar boğazımı düğümleyen bir başka kitap hatırlamıyorum açıkçası. özellikle son bölümde göğsüme bir öküz geldi oturdu sanki. bu hıssiyatımda, anlatılanların gerçek bir hikayeye dayandırılmış olmasının etkisi büyük olmalı.
Rahmetli Haydar Dümen, Yunan işgali ve devamında Kurtuluş savaşı döneminde yaşanmış olan, annesinden dinlemiş olduğu hüzünlü bir hikayeyi öyküleştirmiş kendi deyimiyle. Oldukça yalın bir dili var. hikayenin de etkisiyle bir çırpıda okuyup bitirdim ve göğsüme oturan öküzü göz ardı edersek, okuma anlamında ziyadesiyle keyif aldım.
Ahmet Ümit'in, polisiyeye tam dümen kırmadan önce yazdığı, 12 Eylül sonrası devrimcilerin, göçmenlerin ve kaybedenlerin hikayelerini anlatan ilk dönem öyküleri. Büyük kahramanlık destanları yerine, mücadelenin insani bedelini, korkuyu, ihaneti ve yine de sönmeyen o cılız umudu, naif ama samimi bir dille işler. Siyasi bir hesaplaşmadan çok, bir dönemin duygusal haritasını çıkaran, yazarın kendi geçmişine de selam gönderdiği hüzünlü öyküler toplamı.
Nevzat Tarhan'a göre bilinçli bir genç, sadece "zeki" olan değil, duygusal zekasını da yönetebilen kişidir. Akıl ve kalbin beraber yürümesi gerektiğini savunur. Sadece mantığıyla hareket eden robotlaşır, sadece duygularıyla hareket eden ise savrulur.
Kitabın en önemli uyarısı, günümüz dünyasının sunduğu "hemen olsun, şimdi olsun" felsefesidir.
İstediği her şeye o an ulaşmaya çalışan gencin, iradesinin zayıflayacağını vurgular.
Bilinçli genç, arzularını erteleyebilen gençtir.
Nevzat Tarhan, özgürlüğü de başıboşluk olarak görmez.
Ona göre gerçek özgürlük, sorumluluk alabilme kapasitesidir. Kendi kararlarının sonucuna katlanamayan bir genç, aslında özgür değil, duygularının kölesidir.
Tarhan, gençlerin en büyük sorunlardan birinin "anlamsızlık" olduğunu belirtir.
Sadece okul bitirmek veya para kazanmak bir amaç olamaz.
Bilinçli genç, kendisinden daha büyük bir ideale sahip olmalıdır. Bu, depresyona karşı en büyük kalkandır.
Özetle Yazarımız der ki:
"Hayat bir gemi yolculuğudur.
Ey Genç!..
Dümen (irade) senin elinde olmalı, rüzgarın (çevrenin ve popüler kültürün) seni sürüklemesine izin verme."