İnsanın bu dünyadaki temel trajedisi, kendi varlığının ağırlığını taşıyamayıp onu nesnelerin hafifliğiyle takas etme arzusudur. Modern insan, varoluşsal boşluğunu (horror vacui) anlamlandırmak yerine, etrafını biçimlerle, renklerle ve ambalajlarla kuşatarak görünmez bir kalkan inşa ediyor. Bu, felsefi anlamda bir "kendinden kaçış" estetiğidir. Nesnelere yüklediğimiz anlamlar, kendi içsel hiçliğimize karşı ördüğümüz duvarlardan ibarettir. Biz eşyaya sahip olduğumuzu iddia ederken, aslında nesne bizi kendi mekanına hapsediyor ve bizi kendi doğasına uydurarak nesneleştiriyor. Yani bilinç, kendi yarattığı yapay dünyada, ürettiği araçların kölesi haline gelen trajik bir özneye dönüşüyor. Zaman ise bu varoluşsal oyunun en amansız hakimidir. Kronolojik zamanı (kronos) kutsallaştırıp, anın getirdiği niteliksel zamanı (kairos) tamamen gözden kaçırıyoruz. Hız, modern bilincin kendini sorgulamasını engelleyen afyon felsefesidir; çünkü durmak, insanın kendi içindeki o tekinsiz boşlukla, yani kendi varlığıyla baş başa kalması demektir. İnsan durduğunda, zamanın onu eskitmediğini, aksine kendisinin zamanı hoyratça tükettiğini fark eder. Bu farkındalığın yaratacağı ontolojik kaygıdan (anksiyete) kaçmak için, adımlarımızı daha da hızlandırıyor, saniyeleri birer tüketim nesnesi gibi harcıyoruz. Deneyimi değere dönüştüremediğimiz, sadece üzerinden geçip gittiğimiz bir patinaj alanıdır artık hayat. Kusursuzluk algısı da bu illüzyonun estetik ayağını oluşturur. Doğa, doğası gereği asimetrik, kusurlu ve ölümlüdür. Oysa insan, kendi faniliğinden duyduğu korku yüzünden her şeyi pürüzsüzleştirmeye, sterilize etmeye çalışıyor. Kırılan bir nesneyi, incinen bir ruhu ya da
Boykot Temelinde Bilinçsel ve Zihinsel Özgürlük
Maddi ürünleri boykot etmek zahiri bir harekettir ve nispeten kolaydır ama zihniyet ve kültür düzeyindeki batıni asimilasyona karşı durmak çok daha büyük bir farkındalık gerektirir. İslam'da temizlik imandandır! Bu imani harekette sadece fiziksel temizlik değil, idrak temizliği de söz konusudur ve idraki temizlik fiziki temizlikten daha önemlidir. Kültürel Hijyenimiz ve "İdrak" temizliğimiz de boykot düşüncemizin ve hareketimizin temel prensiplerinden olmalıdır. Boykot sadece cebimizdeki paranın hangi yiyeceğe, hangi içeceğe ya da hangi deterjana kısaca nereye gittiğiyle ilgili değil, daha çok vaktimizin ve zihnimizin neyle beslendiğiyle ve meşgul olduğuyla ilgilidir. siyoniZmin, insanlığın ortak vicdanına aykırı "sanat", ''spor'', ''modern yaşam'', ''insan hakları'', ''kadın hakları'', ''hayvan hakları'' veya "popüler kültür" adı altında süsleyip sunduğu fikirlerini, zehirli içeriklerini tüketmek, aslında o düşünce yapısına onay vermektir. Zihinlerimiz ve bilinçlerimiz, siyoNizmin süslü ve sinsi ''-izmlerinin'' ve ideolojilerin oyun sahası haline gelirse, kahveyi içmemek veya deterjan markasını değiştirmek sadece yüzeysel bir makyaj olarak kalır. siyonisTlerin, "Süslü ve Sinsi" asimilasyon faaliyetleri bugün tüm dünyada tüm toplumlara bilinçli bir şekilde empoze ediliyor... Modern dünyada asimilasyon kılıçla, topla veya tüfekle değil; ekranlarla, şarkı sözleriyle, filmlerde süslü karakterlerle ve onların eğlence dolu, şaşalı "yaşam tarzı" vaatleriyle yapılıyor. Toplumlarımızın yeni nesilleri kendi değerlerinden utanır hale getiriliyor ve "modernlik" maskesi altında köksüzleştiriliyor. Yani, karşı karşıya olduğumuz tehlike, fiziksel ürünler ve markalar değil, o markaların ardındaki fikirlerdir. Parayla satın almak değil, gönüllü almak ve benimsemek en büyük
Filistin

Bülent Kaya

@BulentKaya
·
Boykot bilinçle yapılır!
~ Boykot sadece kahveyle, burgerle, diş macunu ya da deterjanla olmaz! Fiziksel ürünlerden önce; asıl, bilincimizi ve benliğimizi siyonizm terörünün savunucusu yaHudi yazarların kitaplarından, filmlerinden, şarkıcılarından, ünlülerinden, sosyal medyalarından ve onların gizli, süslü, sinsi asimilasyonlarından kurtarmalıyız! Bilinçli okuma ve yaşama kültürüne sahip olmayan hiçbir toplum; gizli ya da açık bir şekilde kendi kültürüne saldırıda bulunan yabancı toplumların asimilasyon çalışmalarından, gündelik yaşam alışkanlıkları ve bu alışkanlıklar üzerinden geliştirmeye çalıştıkları geçici tepkilerle ve savunma mekanizmalarıyla, idraklerini, bilinç yapılarını, kültürlerini ve geleceklerini (nesillerini) koruyamaz ve kurtaramazlar... ~ #Gazze #Filistin #soykırım Bülent Kaya
Filistin'de katliam var!
Reklam
Aylaklık ve Hayatın "Temiz" Sözlüğü
Kalem oynatırken bile bazen "ah"lar, "keşke"ler ve bitmek bilmeyen "ama"lar zihnimize en kestirme yolmuş gibi görünür. Ancak bu kelimeler, hayatın akışını kesen birer bariyer ya da duyguyu kolaya kaçarak anlatma çabası haline gelebiliyor. Dili daha diri ve vurucu kılmak için bu kelimelerin yerine koyabileceğimiz stratejilerimiz olmalıdır. Pişmanlığı veya özlemi "keşke" diyerek ilan etmek yerine, o durumun yarattığı boşluğu tasvir edebiliriz. Mesela; "Keşke o gün oraya gitmeseydim" yerine "O günün gölgesi, attığım her adımda ayaklarıma dolanmaya devam ediyor." diyebiliz. Cümleleri sürekli bir karşıtlığa bağlamak yerine, noktayı koyup yeni bir bakış açısıyla başlamak ritmi yükseltir. Meselâ; "Söylediklerini anlıyorum ama sana katılamıyorum" yerine "Söylediklerin zihnimde bir yer bulsa da, vicdanımın tartısında farklı bir ağırlık var" ya da doğrudan: "Söylediklerini anlıyorum. Ne var ki benim yolum başka bir yöne sapıyor" denileblir. Üzüntüyü bir ünlemle geçiştirmek yerine, o kederin fiziksel ya da düşünsel etkisine odaklanabiliriz. "Ah, ne kadar yazık oldu!" demek yerine "Elden kayıp gidenin bıraktığı o sessizlik, odadaki en gürültülü ses haline geldi." demeli. Bu "aylak" kelimeler olsa da olur babından kelimelerdir ve ikircikliliği pekiştirir..."Aylak", aslında tam olarak o "boşta gezen", "işsiz güçsüz" ya da "vaktini verimsiz harcayan" anlamlarını taşır. Bir yazı veya konuşmada da "aylak kelimeler" vardır: Çıkardığınızda cümlenin anlamı bozulmuyorsa, o kelime orada "aylaklık" ediyordur. Bunlar asalak kelimelerdir. Emek harcatmayan kelimeler var, mesela: "Çok güzel", "çok kötü", "ah", "vah" gibi üzerinde düşünülmemiş, ilk akla gelen sıradan ifadeler için kullanılanlar. Bir de gereksiz dolgu malzemeleri olan cümleyi uzatan ama derinlik katmayan "şey", "yani",
ORTA DÜNYA SOY DOSYASI
Selamlar! Bu gün Orta Dünya dosyalarıma geri dönüyoruz. Konumuz, soylar. Ben kimim ve neden Orta Dünya soylarını anlatabilecek seviyede olduğumu düşünüyorum? Güncel olarak Tolkien'in 14 kitabını bitirdim ancak sadece Silmarillion okumak bile neredeyse bu araştırmayı yapabilmek için yeterli bir kaynak. Aynı zamanda Tolkien'e ve mitolojisine çok meraklı olduğum için bu konuda araştırma yapmayı seviyorum. Bilgilerin güvenilir olduğuna inanıyorum, zaten kaynak ben değilim. Bundan önce de orta dünya tarihi adlı bir çalışma göndermiştim, dilerseniz önce ona göz atabilirsiniz. #280070375 Ancak söylemeliyim ki, araştırma yeterince içime sinmedi. Daha fazla detaylandırmayı çok isterdim fakat elimden şimdilik bu geliyor. Bu gün bu iletiyi atma fikrini de kafama koyduğum için eklemeler yapamadım. Umarım sizin için her şey anlaşılır olur. ORTA DÜNYA SOY DOSYASI Soydan Önce Ezgi Vardı Orta Dünya’da soy, yalnızca kan bağıyla açıklanabilecek bir kavram değildir. Tolkien’in dünyasında soy, çoğu zaman doğumdan önce başlar; isimden, bedenden ve hatta ırktan önce var olan bir ezginin, çağlar boyunca farklı biçimlerde yankılanmasıdır. Bu nedenle Orta Dünya soylarını anlamaya çalışan her çalışma, kaçınılmaz olarak yaratılışa geri dönmek zorundadır. Çünkü burada soy, insan tarihindeki gibi “kim kimin çocuğudur” sorusuyla değil, “hangi irade hangi yolu seçti” sorusuyla şekillenir. Her şeyden önce Eru Ilúvatar vardı ve onun düşüncesinden Ainur doğdu. Ainur, ne bir halktır ne de bir ırk; onlar iradenin, eğilimin ve yorumun ilk biçimleridir. Ainur’un Müziği sırasında ortaya çıkan ayrışmalar, Orta Dünya’daki tüm sonraki soyların çekirdeğini oluşturur. Melkor’un uyumu bozan sesi, yalnızca bir isyan değil; ileride kibir, tahakküm ve düzen takıntısı olarak tekrar
Tolkien
Kötülüğe karşı durmak, insanın yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç âlemine tutulan bir aynadır. İnsanın varoluşunu üç farklı mertebede sınar: Gücünle, sözünle ve nihayet kalbinle… Ve her bir mertebe, kulun Rabbine olan bağlılığının, hakikate olan sadakatinin ince bir ölçüsüdür. Eliyle değiştirmek, hakikatin yeryüzünde yürüyen adımıdır. Bu, zulme karşı duran bir omuzdur; haksızlığa razı olmayan bir vicdandır. Bazen bir kapıdan kovulan iyiliği yeniden içeri almak, bazen dağılmış bir yüreği toplamaya çalışmak, bazen de sırf kimse cesaret edemediği için yapılmayanı yapmaktır. Eliyle düzeltmek, insana cesaret ister; çünkü her cesaret eylemi, bir bedeli omuzlamayı gerektirir. Hak yolda yürüyenler, işte bu bedeli ödemeyi göze alanlardır. Diliyle değiştirmek, kalemin ve kelimenin kudretine tutulan bir tanıklıktır. Söz, bazen bir kılıçtan keskindir; bazen bir elden daha kuvvetlidir. Hakkı söylemek, susanların arasında ses olmaktır. Yanlışı, kırmadan ama eğmeden ortaya koymaktır. Bir insanın kalbine işleyen en büyük uyarı çoğu zaman bir sestir; merhametle söylenen ama doğruluktan taviz vermeyen bir kelimedir. Diliyle düzeltmek, insanın hem aklını hem ahlakını kullanmasını gerektirir; çünkü söylenen her söz ya karanlığı büyütür ya da karanlığa bir ışık çakar. Kalbiyle buğz etmek ise en sessiz ama en derin mücadeledir. Çünkü kalp, insanın Allah’a en yakın olduğu mekândır. Bir kötülüğe gönülden razı olmamak, onu normalleştirmemek, ona alışmamak… İşte bu, iman sahibinin içte süren cihadıdır. Bir kalp, kötülüğe karşı durmayı bıraktığında, artık kötülüğün rüzgârına kapılmış demektir. O yüzden kalbin sessizliği, teslimiyet değil; bazen içten içe en yüksek haykırıştır. Bu üç mertebe, insanı kul yapan üç ayrı imtihandır. Kimisi elini uzatacak gücü bulur, kimisi kelimesinin
Modern hayat gözlerimizi hızlandırdı; hızla kaydırıyoruz, hızla geçiyoruz ve hızla unutuyoruz. Oysa bir heykeli izlemek, bir resmin tek bir ayrıntısına saatlerce bakmak bile bir direniştir. Sanatın en radikal eylemi durmaktır; çünkü durmak, çağın dayattığı hıza itaatsizliktir.
Alıntı
Reklam
Reklam