İrticayı 1999 yılında öngören Prof. Dr. Cahit Tanyol
İmam Hatip Okullarının amacı din adamı yetiştirmektir. Fakat bu okullar fırsatlardan yararlanarak eski medreselerin hortlatılmasına zemin hazırlamıştır. RP'nin yer almış olduğu koalisyon döneminde meslek okullarına üniversiteye girme hakkı tanındı. Refah Partisinin bu kanunu çıkarmaktaki ama­cı İmam Hatip çıkışlıların devletin köşe başlarını tutmasını sağlamaktı. Bütün çabalarına rağmen yanız Harbiye'ye gire­mediler. Biraz mırıldandılar, pabuç pahalı geldi. Öğretim hakkı dediler. Devletin diğer örgütlerine sızmak suretiyel su­başlarına kendi adamlarını yerleştirdiler. Bir de görüldü ki, mülki idare başta olmak üzere, devlet mekanizmasının bütün köşe bucakları imam Hatip kökenlilerle doldurulmuş. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu onların eline geçmiş. **Üniversitelerin her dalında molla kılıklı öğretim üyelerinin sa­yısı çoğalmış, liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri itelene­rek kapı önüne atılmış. Onların yerine, bütün sınıflara zorun­lu din dersleri konulmuş. Her üniversitede bir İlahiyat Fakül­tesi, her ilde bir İslam enstitüsü, sayısı yüz binleri bulan kız ve erkek imam Hatip Okulları ve bir o kadar Kur'an kursları, bütçesi ve kadroları alabildiğine şişkin bir Diyanet İşleri Baş­kanlığı, sayılı milyonların çok üstünde cami ve mescit yapma seferberliği... bütün bunlar tabanda bir siyasi sömürü ağının dayanakları. Şu anda Türkiye bir irtica ve din sömürüsüne teslim olmuş durumda. Şu anda Türkiye'de her gün Mene­men olaylarına taş çıkaracak irtica suçları işlenmektedir. Her gün üniversitelerin önü, camilerin çevresi polis kordonu altın­da. Yapılan gösterilerin amacı devleti çürütmek, kanunları iş­lemez hale getirmek. Türban gibi anlamsız bir olayın, ikide bir insan hakları maskesi altında Türkiye Büyük Millet Mecli­si'ni, Anayasa Mahkemesi'ni,
İnsan bir misyona sahipse, o zaman kendinin dışında, ona, ama kendini bir köleye çevirmeksizin, ne yapacağını kabataslak gösterecek, zamanını planlayacak, ona sık sık başlangıç vesilesi yaratacak bir norma sahip olmak da ister. Eylemi bir kere başarısız kalırsa, o zaman o gelecek sefer daha iyi yapacağını umut eder ve bu gelecek sefer öyle fazla uzak olmayan bir zamanda yatar. Halbuki hiçbir misyonu olmayan kişi, kendisi için bir görev saptamak istediği ölçüde, çoğunlukla bambaşka bir şekilde uno tenore çalışmak zorundadır. Kendisi vermek istemediği takdirde, vereceği hiçbir fasıla yoktur. Ve o çuvallarsa, her şey de çuvallar ve bir daha da başlama aşamasına zor gelir, zira bir vesileden yoksundur. O vakit, şayet boş gezenin boş kalfası olmak istemiyorsa, ukalalığa özendirilmesi kolaydır. Belirli görevleri olan insanları ukala ilan etmek çok olağandır. Genelde böyle bir insan zerre kadar ukala olamaz. Gelgelelim, belirli görevleri olmayanı öyle olmaya kandırmak kolaydır, zira o bunu, içinde kolayca yolunu sapıtabileceği, o fazlasıyla geniş özgürlüğe bir parça karşı durmak için ister. Dolayısıyla ondaki ukalalığı seve seve mazur görmeye meyledebiliriz, zira bu iyiye alamettir ama öte yandan bunu bir ceza addetmek de gerekir çünkü o kendini olağan olandan azat etmek istemiştir.
Sayfa 900 - Alfa Kitap
Kitap Alıntısı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sanal Ekran Uygarlığı
Şüphesiz, bu uygarlığın bilgiye kolay erişim ve iletişim imkanlarını artırmak gibi insanlığa getirdiği faydaları inkar edemeyiz. Ancak bu uygarlığın "getirdikleri" kadar "götürdükleri" de var. Bugün bunun üzerinde durmak istiyorum. Zira bu uygarlık, bütün mensuplarını pasif birer seyirciye dönüştürüyor. Bu uygarlığın en büyük i hareket noktası akıl değil; gözdür. En büyük eylemi, düşünmek değil; bakmaktır. Müşahede etmek değil; seyretmektir. Göz, bu uygarlıkta nazar ve müşahede aracı olmaktan çıkıyor; bir arzu, istek ve şehvet aracına dönüşüyor. Ve maalesef bu da beraberinde bencilliği, doyumsuzluğu, duyarsızlığı ve şiddeti doğuruyor. Bu uygarlıkta insan hem kendisiyle hem ötekiyle hem de alemle ilişkisini hakikat üzerinden değil; suret ve görüntü üzerinden kuruyor. Bu uygarlık, insan hayatında görsel idraki egemen kılıyor. Görsel idrakin egemenliği, aklın idrakini zayıflatıyor, kalbin idrakini bir çeşit ölümle karşı karşıya bırakıyor.
Din
Erich Fromm
Biriktirici Karakter ve Dünyayla Bağlantısı Biriktirici kişi, yalnızca sabit miktarda güce, enerjiye ya da zihinsel yeteneğe sahip olduğu ve bu birikimin kullanılınca azalacağı ya da tükeneceği duygusunu taşır. Tüm canlıların kendi kendini yenileme işlevine sahip olduklarını, etkinlik göstermenin ve yeteneklerimizi kullanmanın gücümüzü artıracağını, oysa durgunluğun gücümüzü azaltacağını kavrayamaz; ona göre ölüm ve yıkım, yaşam ve gelişmeden daha büyük bir gerçekliğe sahiptir. "Yaratma eylemi", kulağına çalınan ama gerçekliğine inanmadığı bir mucizedir. Onun için en yüce değerler, düzen ve güvenliktir; onun sloganı şudur: "Güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur!" Başkalarıyla yakın ilişki kurmayı kendisine yönelik bir tehdit sayar; onun için güvenlik demek, ya herkesten uzak durmak ya da herkese sahip olmak demektir. Biriktirici kişi, kuşkucu biçimde davranır ve özel bir adalet anlayışına sahiptir; bu adalet anlayışı, özünde şu ilkeye dayanır: "Benimki bana, seninki sana." Dışkıl-biriktirici (anal-hoarding) kişinin, dünyayla olan bağlantısında kendisini güvende hissetmesinin bir tek yolu vardır, o da dünyayı mülkiyetine almak ve denetlemektir; çünkü bu kişi, kendisiyle dünya arasında sevgiye ve üretkenliğe dayalı bir bağlantı kurma yeteneğinden yoksundur. Dışkıl-biriktirici karakter ile sadistlik arasında klasik ruhçözümlemecilerce tanımlanan yakın ilişkinin gerçekten var olduğunu, klinik veriler açık biçimde kanıtlamaktadır ve bu ilişkinin libido kuramı açısından ya da insanın dünyayla olan bağlantısı açısından yorumlanması pek bir şey değiştirmez. Dışkıl-biriktirici bir karaktere sahip olan toplumsal kümelerin dikkate değer düzeyde sadistlik sergileme eğiliminde oldukları gerçeği de bu ilişkiyi kanıtlamaktadır.
Psikoloji
- ÇÖZÜM SÜRECİ VE İKTİDARA BAKIŞ
DEDİ – Peki, tekrar seçim meselesine dönersek… Hangi meselelerin altı çizilmeli?.. DEDİM – Herkes aşağı yukarı altı çizilecek meselelerini tayin etti, propaganda unsurlarını tesbit etti… Ama evvelâ iktidarın son senelere kadar sığındığı şu “12 Eylül sonrası huzur ve güven ortamı” edebiyatının üzerinde durmak lâzım… Karşında sendika olmayacak veya ses çıkaramayacak, demokratik kitle örgütleri olmayacak; şuna sansür, buna baskı; bunun adı demokrasi olacak ve sen “iş barışını getirmiş”, biri ve eskilerin yapamadığı falan ve filan işi başarmış olarak caka yapacaksın!.. “Huzur ve güven ortamı”… Tabiî birkaç senedir bu mevzuda 12 Eylül öncesiyle kıyaslama yapmak komik olur; hele Doğu ve Güneydoğu’da harp olurken… Sansür edilenler bir yana, sansürden geçebilen haberlere bile bakmak yeter… Bırakın Doğu’yu, Batı’ya bakın… Kısa keseyim, diyeceğim şu: PKK’nın ebesi, 12 Eylül darbecileridir… 1984… Bunun üzerinde durmak lâzım!.. Şimdi böyle bir misali niçin verdiğimi sorarsanız; bir iktidar değişimi olduğu takdirde, gelen iktidara “bizden sonra bakın işler ne hâle geldi!” çamuruna yatılmaması için… Başbakan Mesut Yılmaz’ın “pişman olmaya bile vakit bulamayacaklar!” iri laflarıyla PKK’ya karşı başlatılan sınır ötesi (Irak) operasyonunun üzerinde çekinmeden durmak lâzım; bundan hiçbir müessesenin görünmeye hakkı yok. Çünkü Mesut Yılmaz, işin rengi değişik olsaydı, bunu şahsının ve partisinin kâr hanesine ekleyerek seçimde caka atacaktı… 12 Eylül döneminin arkasına sığınanlarla beraber, her şeyin büsbütün berbat olduğu şu şartlarda gerçek tahlil yapılmazsa; sonradan yine bütün menfilikler o döneme karşı olan partilerin üzerine yıkılacaktır; bizden söylemesi… __İşlerin ne hâle geldiğine başka bir misal: Ankara’da polisin maaş artışlarını
1997 - 4. Levha / “SEÇİM VE İBDA YAPISI” - İBDA Yay.
Mücerret Fikir
hükümdar savaş fikrinden asla uzaklaşmamalı, barış döneminde ise savaşta olduğundan daha çok talim yapmalıdır. Bu da iki şekilde; eylemleriyle veya düşünceleriyle mümkün olur. Eylemi ele alalım, askerlerini her daim disiplinli ve hazır tutmalı, bunun yanı sıra sürekli ava çıkmalı, böylece vücudunu türlü zorluklara alıştırmalıdır; aynı zamanda arazilerin konumunu öğrenmeli, dağların nasıl yükseldiğini, vadilerin girintilerini, ovaların nerelere uzandığını, nehir ve bataklıkların niteliklerini bilmeli bunların hepsine gereken önemi vermelidir. Bunları bilmesi iki açıdan fayda sağlar: Öncelikle ülkesini iyi tanımış olur, böylece onu nasıl savunacağını da daha iyi öğrenir; sonra, bu yerleri artık bildiği için incelemesi gereken diğer bütün yerleri kolayca tanır.
Sayfa 66·Kitabı okudu