"MOLA"
"Her şey gelir geçer ve siz kendinizle kalmaya devam edersiniz. Yani yanınıza kalansınızdır her zaman. Kendinizden kurtuluş yok. Bu nedenle kendinize daha çok şefkat ve merhamet gösterin. Affedici olun."
Bir kaçış, bir mola, bir soluk... Her neyse adı, işte ona ihtiyacım vardı.
Bu cümlelerle başladı her şey. Otuzlarının başında, gözlerinin içi gülen ama iç dünyası yangın yerine dönmüş bir kadının hikâyesiydi bu. Şafak, tıpkı çoğumuz gibi hayatın içinde kaybolmuş bir kadın. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahipti: gençlik, güzellik, zekâ... Ama kimse bilmiyordu geceyle birlikte gelen kâbusları, sabahları yataktan kalkmak için harcadığı devasa çabayı, nefes almanın bile işkenceye dönüştüğü panik anlarını.
Hayatını anlatırken kullandığı kelimeler ağırdı: "karanlık bir tünel", "çıkmaz bir sokak", "cehennemin dibi". Depresyon sadece üzüntü değildi onun için; hissedememenin, donukluğun, renklerin solduğu bir dünyada yaşamanın adıydı. Kaygı ise peşini bırakmayan bir gölge gibiydi; nereye gitse, ne yapsa onu buluyordu. Psikiyatristinin önerisiyle hayata bir "mola" vermeye karar verdiğinde, aslında sorunun işi olmadığını henüz bilmiyor. Başlangıçta sadece bir kaçış gibi görünüyordu. Şehirden, stresten, tetikleyicilerden uzaklaşmak... Ama evren eylemi severdi ve o da harekete geçti.
Şafak'ı hasta eden, masasındaki dosyalar ya da yetişmesi gereken projeler değil; yıllar önce yarım kalan bir aşk, tamamlanamayan bir vedalaşma.
Can'ın kim olduğunu öğrendiğimizde, Şafak'ın neden "yarım" hissettiğini anlıyoruz. Kanserle savaşan ama bir kaza sonucu hayatını kaybeden büyük aşk... İnsanın içini sızlatan bir trajedi bu. Çünkü bazı kayıplar vardır, üzerinden yıllar geçse de kapanmaz. Bazı kapıların önünde ömür boyu beklemek zorunda kalırsın.
Şafak da tam olarak bunu yapmış: