Herkese Merhaba
Bugün sizlere Zülfü Livaneli kaleminden Üç Kutuplu Türkiye kitabının yorumu ile geldim
Haziran ayının sıradaki kitabı 2026 yılı basımlı 336 sayfalık bir kitap
•"Tarih boyunca bağımsız kafanın kaderi yalnızlıktır" diyor Livaneli. Sırf sürüden ayrıldınız diye herkesin size Bu kimin adamı? gözüyle baktığı bir düzendeyiz. Ve şu cümlesi o kadar tokat gibi ki: "İnsan toplumları vücudunu kiraya vereni aşağılar ama kafasını kiraya vereni yüceltir."
•Kutuplaşmış ve çeteleşmiş bir düzende kimse kimseyi anlamaya çalışmıyor; eğer iki tarafa da körü körüne biat etmiyorsanız, anında karşı tarafın adamı ilan ediliyorsunuz. Kutuplaşmanın en sinsi tarafı da bu zaten: İnsan aşırı uçlara kaydığını, kör bir öfkeye teslim olduğunu hiç fark etmiyor. Bir bakıyorsunuz, kapı komşunuzdan sırf sizin gibi düşünmüyor diye ölesiye nefret etmeye başlamışsınız. Kitaptaki benzetmeyle; ülke adeta yere dökülmüş benzin gibi, kibrit çakacak birileri ise dışarıda her zaman hazır bekliyor. Livaneli'nin sorduğu o soru yankılanıyor kulaklarımda: "Herkes mi sağır bu ülkede?"
•90’lardan bu yana Türkiye’nin Üç Kutuplu bir yapıya hapsolduğunu çok net, tarihsel bir süzgeçle anlatılıyor. Dışarıdan bakınca ideolojik ya da dini görünen bu kavgaların arkasında aslında tamamen dünyevi hırslar, ülkenin kaynaklarını ele geçirme yarışı var. Halk; bayrak, ezan, vatan gibi canından aziz bildiği kavramları kendi çıkarlarına alet edenler tarafından kandırılmaya devam ettikçe bu girdaptan çıkamıyor. Livaneli sol cenaha da çok sert bir özeleştiri getirerek, gerçek umudun ahlaklı ve dürüst bir sol anlayışta olduğunu hatırlatıyor.
•Peki, bunca karamsarlığın ortasında hiç mi umut yok? Evet, bizi ayıran çok şey var; ama bir an durup düşünürsek bizi birleştiren noktaların çok daha fazla olduğunu göreceğiz. En nihayetinde hepimiz
ÇiçeklenmelerMelisa Kesmez
"Merhaba arkadaşlar, nasılsınız?
Daha önce Melisa Kesmez'in kalemiyle tanıştınız mı? Benim yazarla tanışma kitabım 'Çiçeklenmeler' oldu ve iyi ki de olmuş. Bir kadının iç dünyasını kendi sakinliğinde aktaran, su gibi akan bir kitap bu. Okurken kendimi hep sorgularken buldum. Çok uzun değil, hatta akıp gidiyor ama hissettirdiklerini anlatmam gerçekten mümkün değil.
Hikâyenin merkezinde Türkan var. Türkan, bugüne kadar kendi isteklerini hep arka plana itmiş, daha çok eşinin ve evinin düzenine ayak uydurarak yaşamış bir kadın. Ancak eşi Orhan’ın ani kaybıyla, hayatındaki o alışılmadık sessizlikle baş başa kalıyor.
Tam bu yas ve yalnızlık sürecinde, Orhan’ın yıllarca uğraşıp güzelleştirdiği ama bir kez bile yola çıkmadığı eski, sarı bir karavan kalıyor geriye. Hikâye de Türkan’ın o güne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yapıp, o sarı karavanın direksiyonuna tek başına geçmesiyle yön değiştiriyor. Bu tek kişilik yolculuk, aslında basit bir gezi olmaktan çıkıp, Türkan’ın kendi iç sesini ve ertelediği hayatı tek başına keşfetme süreci haline geliyor.
Yazarın dili oldukça sade, abartıdan uzak ve duru. Yol boyunca Türkan kendi hayatının muhasebesini çıkarırken, ister istemez ben de kendi hayatımın muhasebesini çıkardım; eksilerimin farkına vardım, tabii bu doğrultuda artılarımı da keşfettim.
Kısacası bu kitap sayesinde bir kez daha anladım ki hayat ertelemeye gelmiyor. Zaman o kadar hızlı akıyor ki, her anın kıymetini bilip ona göre yaşamamız lazım.
Fransız şair, matematikçi, dil teorisyeni, yazar #RaymondQueneau ‘dan #ZorluBirKış kitabı gerçekten zorlu bir okuma süreci yaşattı bana. Birkaç gördüğüm inceleme de aynı fikirde olduğundan gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki çeviri çok zorlayıcıydı.
Roman bizi Birinci Dünya Savaşı’nın ortasına, 1916-1917 yılının o meşum kışına, Le Havre liman kentine götürüyor. Queneau burada savaşı cephedeki kurşunlarla değil, cephe arkasındaki insanların ruhlarındaki o boğucu bekleyişle anlatıyor. Kitabı okurken o liman kentinin rutubetini, soğuğunu ve her an bir şey olacakmış gibi hissettiren ama aslında hiçbir şeyin değişmediği o monotonluğu iliklerinizde hissediyorsunuz. Demokratik, mason ve Yahudileşmiş bir Fransa var. Lehameau’ya göre Fransa’yı çürümüşlükten ve düzensizlikten kurtarmak için gereken bir Alman Himayesi.
Bernard Lehameau, başkahramanımız, 33 yaşında, yaralı bir asker, ayağı kırıldığı için aksamaya başlamış ve yürümek için bastona ihtiyaç duyuyor, bu süreçte çevirmenlik yapıyor. Saygıdeğer bir insan, sivil yaşamda oldukça yükselmiş bir memur, askerlikteyse savaş yaralısı ve belki de kahraman. Ama oldukça kötümser ve yabani. Annesi, ilk yengesi (abisi daha sonra tekrar evleniyor) ve karısı bir yangında hayatlarını kaybediyor. 13 yıl boyunca dul kaldığı süreçte eline kadın eli değmiyor. Bir gün tramvayda iki çocuğa rastlıyor Annette 14 kardeşi Polo ise 6-7 yaşlarında, bir başlarına okula gidip geliyorlar. Bu çocuklar ile bir bağ kuruyor Lehameau ve ablaları ile Madeleine (hafifmeşref bir kadın profili var) ile de tanışıyor. Onları sinemaya götürüyor birlikte vakit geçiriyor. Bir de ordudan sarışın ingiliz Helena var. Ona aşık oluyor, birkaç kez buluşuyorlar ama kadın bakire, bu devirde onunla evlenmeyi göze alamıyor ve zaten kadının tayini çıkıyor. Birkaç ay
Zorlu Bir KışRaymond Queneau · Sel Yayıncılık · 200325 okunma
sıradan insanlar olarak iş güç derken kaptırıp gidiyoruz. ancak sait faik'in duru, akıcı ve gündelik hayatın güzelliğini teşhir eden dili bana bu sıradan yaşamlarımızdaki güzelliği tekrardan bulmama yardım etti. istanbul'un mavisini ve yeşilini özlemiş biri olarak bu hikayeler bana merhem oldu, "haleti ruhiyemi" bi hoş etti :)
SemaverSait Faik Abasıyanık · İş Bankası Kültür Yayınları · 201915,2bin okunma
Bugün sizlere kısa ama barındırdığı duygusal yoğunluk ve felsefi derinlik açısından oldukça hacimli bir kitapla geldim. @cemalettinsavur ’un “İmza ve Enkaz” adlı eseri, oldukça akıcı okuru hiç yormayan, merak duygusunu anbean canlı tutan sade ve duru bir dil kullanarak modern dünya ile geçmişin izleri arasında sarsıcı bir köprü kuruyor. Anlatı, okuyucuyu Diyarbakır’ın buram buram yaşanmışlık ve samimiyet kokan o dar, kadim sokaklarından alıp, modern ve lüks rezidansların ruhsuz, soğuk beton dünyasına uzanan dramatik bir yolculuğa çıkarıyor. Tam yirmi üç yıl sonra geçmişin izini sürmek, betonların altına gömülen hayalleri aramak üzere eski bir şehre geri dönen Sadi’nin hikayesi, aslında insanın kendi hatalarıyla yüzleşme cesaretini gözler önüne seriyor. Sadi’nin o kaçamadığı vicdan muhasebesi, kendi elleriyle sebep olduğu yıkımların ortasında geçmişe sığınma çabası insanın içini acıtan bir dürüstlükle işleniyor. Karakter kadrosundaki Anzeli, Welat, Veysi ve Sadi’nin bir zamanlar çok sevdiği Zelal gibi isimler, bitmek bilmeyen bir merak duygusuyla sayfalar boyu okuru peşinden sürüklüyor. Özellikle taşlarla örülü, acı dolu hikayesiyle kalbe dokunan Aziz Amca karakteri ve onun vedası, metnin duygusal yükünü en üst noktaya taşıyor.
Kitabın en vurucu yanı, insanı kendi içine dönmeye ve hayatı sorgulamaya zorlayan felsefi altyapısı. Güçsüz insanların hayattan sürekli bir beklenti içinde olup edilgen kalmalarını, buna karşın güçlü insanların ise kendilerinden beklenti içinde olarak kendi olanaklarını bizzat yarattıklarını savunan o güçlü sorgulama metnin merkezine yerleşiyor. İmza ve Enkaz, insanın inşa ettiği modern şehirlerin şatafatlı imzaları altında mı kalacağını, yoksa bizzat yıktığı o eski hatıraların altında mı ezileceğini muazzam bir vicdan sorgulamasıyla ele alıyor.
İmza ve EnkazCemalettin Savur · Ateş Yayınları · 20262 okunma
Sözcüklerin İzinde Bir Kültür Yolculuğu
Prof. Dr. Hatice Şirin’in Sözcük Hikâyeleri, dili sadece bir iletişim aracı olarak değil, yaşayan bir kültür hazinesi olarak ele alan muazzam bir çalışma. Eser, günlük hayatta farkına varmadan kullandığımız kelimelerin köklerine ve tarihsel serüvenlerine ışık tutarak okuyucuya büyüleyici bir keşif alanı sunuyor.
Kitap, bilimsel derinliğini kaybetmeden genel okura hitap edebilen, son derece duru ve sürükleyici bir dille kaleme alınmış.
Kelimelerin ardındaki toplumsal hafızayı açığa çıkaran eserde, özellikle maydanoz, bilezik, öfke ve bacak gibi gündelik sözcüklerin köken hikâyeleri kitabın en çarpıcı yönlerini oluşturuyor. Bu tanıdık kelimelerin arkasından çıkan derin tarihsel ve kültürel bağlar, okuyucuda hayranlık uyandırırken dilde hiçbir sözcüğün tesadüfen var olmadığını bir kez daha kanıtlıyor.
Kelimelerin gizli dünyasına merak duyan ve dilin derinliklerinde keyifli bir yolculuğa çıkmak isteyen herkesin kütüphanesinde baş köşeyi hak eden, başucu niteliğinde bir eser.
Sözcük HikayeleriHatice Şirin · Bilge Kültür Sanat Yayınları · 2019342 okunma