8/10
·160 syf.··
2026 22. kitabı
‎Her kitap aslında bir kapıdır, ancak Volkan Erkan’ın Zihnini Yeniden Yapılandır eseri, sadece dış dünyaya açılan bir kapı değil, insanın kendi içine, o hiç bitmeyen ve derinleştikçe zenginleşen labirentlerine doğru uzanan bir geçit sunuyor. Günümüzün gürültülü, hızlı ve "kişisel gelişim" vaatleriyle dolu dünyasında, bu eser bir duraklama, bir nefeslenme ve en önemlisi, insanın kendisiyle olan eski hesaplarını kapatıp yeni bir sayfa açtığı bir "yüzleşme" alanı yaratıyor. ‎ ‎Volkan Erkan’ın geleneksel "kişisel gelişim" kavramına getirdiği eleştiri oldukça çarpıcı ve düşündürücü: "İnsan gelişmiyor, insan sürekli dönüşüyor." Bu cümle, kitabın ana omurgasını oluşturan felsefi bir manifesto niteliğinde. "Gelişim" kelimesi, lineer ve bitimsiz bir yükümlülük gibi üzerimize ağırlık yaparken; "dönüşüm", mevsimlerin geçişi kadar doğal, döngüsel ve köklü bir yeniden doğuşu müjdeliyor. Yazar, insanın tıpkı bir ağaç misali olduğunu; aynı ağacın dallarından kiminin tatlı, kiminin ekşi meyveler verdiğini hatırlatarak, özün aynı kaldığını ancak deneyimlerin bizi sürekli başkalaştırdığını vurguluyor. Hayatın çekirdeğindeki o kaçınılmaz düaliteyi, yani zıtlıkların uyumunu kabullenmek, aslında yazarın işaret ettiği "olgunlaşma" sürecinin ta kendisi. ‎ ‎Kitabın en etkileyici katmanı, Volkan Bey’in "izleme" üzerine inşa ettiği farkındalık pratiği. Hayatı, duyguları ve bedeni bir seyirci mesafesiyle, ancak tam bir teslimiyetle gözlemlemek, her şeyin tesadüften uzak bir sistematik içerisinde aktığına dair kadim bir bilgiyi yeniden uyandırıyor. Bu, sadece bir zihin egzersizi değil; yaşanan tüm acıların, kayıpların ve hazların bizi olmamız gereken "o" kişiye doğru yonttuğunu fark etmenin verdiği huzurlu bir kabulleniştir. İnsan, kalabalıklar içinde yalnız görünse de, bu gözlem yetisiyle kendi
Edebiyat
Zihnini Yeniden YapılandırVolkan Erkan · Destek Yayınları · 2024167 okunma
Puan vermedi·168 syf.··
Beğendi
·
2026 94. kitabı
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Japonya’da, savaşın o büyük yıkımını ve toplumun yaşadığı derin kimlik krizini anlatan bir edebi hareket doğdu: Burayha. Geleneklere, katı kurallara başkaldıran ve kelime anlamı bir nevi 'çöküş' olan bir yazar topluluğu... İşte o kutsal ilan edilen sahte değerlerin büyük enkazından geriye bu topluluğun o melankolik aydınları kaldı. Ango Sakaguçi de o yıkımın tam ortasında, her türlü dayatmanın tamamen uzağında duran bir isim. İnsanın sahteliklerden sıyrılıp kendi çıplak gerçeğiyle, o kaçınılmaz düşüşüyle yüzleşmesi gerektiğini savunan o ödünsüz ruhun ta kendisi. Bu tavizsiz ve net duruş, öykülerinin o tekinsiz dehlizlerinden denemelerinin her bir satırına kadar kendini açıkça hissettiriyor. Tam da bu noktada, Çevirmen Kuzey Baykal’ın kaleme aldığı o kıymetli ön sözü okurken yazarın bu tavizsiz ruhunu daha da derinden hissediyoruz. Eser, aslında çok önceden bambaşka bir yayınevinin mutfağında demleniyormuş. Fakat Baykal, kendi yayınevlerini yani Ayabakan Yayınları'nı kurunca bu edebi mücevheri kendi bünyelerinde parlatmak istemiş. İyi ki de öyle yapmış; zira bu sakınılan özen kitabın her satırında kendini hissettiriyor. Biz Uzak Doğu kültürünü dışarıdan hep katı geleneklere bağlılık, uysal bir adanmışlık ve mutlak bir itaatkarlık üzerinden okuruz. Bizdeki 'kader' algısının onlardaki o trajik, onurlu karşılığı olan Harakiri gibi. Ancak Sakaguçi, bu dışsal şekilciliğin ardındaki o muazzam toplumsal sıkışmışlığı deşifre ediyor. Bize gösterdiği şey çok net aslında; şekilciliğe değil, öze bağlı kalındığı müddetçe ne bir kültür yozlaşabilir ne de insanın öz benliği kaybolur. Çünkü Japon toplumunun o insanı mengene gibi sıkan yapısı; bireyi yapmak istedikleri ile geleneklerin ondan mutlak olarak beklediği 'yapması gerekenler' arasında dehşet
Çöküş ÜzerineAngo Sakaguçi · Ayabakan Yayınları · 20262 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·152 syf.··
2026 12. kitabı
Merhameti idamlık suç olarak gören bir mahkeme reisinin, astırdığı bir gencin suçsuz olduğunu öğrenmesi üzerine baştan aşağı merhameti kuşanan bir insana dönüşümü anlatılıyor. Adaleti sağlamak ve tarafsız olmak için merhamet duygumuzu kenara atmaya gerek yoktur. Kenara atılması gereken şey ön yargıdır. Masum gencin ismi yasaklı maddelerle anıldığı için anne katili olma potansiyeline sahip gibi görüldü ve bu da Reis Bey'i korkunç bir vebale sürükledi.Ön yargıları, kibri, egoyu bırakıp merhametli ve çok yönlü bakışa sahip biri olmak adil karar verme noktasında daha doğru bir duruş olur diye düşünüyorum. Başka bir açıdan bakacak olursak, nefis muhasebesi yapan ve nefsini eğitip olgunlaştırmak isteyen her mümine hitap eden bir yönü de var kitabın. Nefis terbiyesi yolculuğunda Kuran ve hadis kaynaklarıyla birlikte genellikle büyük alimlerin eserleri tercih edilir. Tiyatro türünde yazılmış olan bu kısacık kitap ise sağlam bir kurgu içerisine yerleştirdiği çok değerli mesajlar sayesinde nefsini sorgulayan bireylere fayda sağlayacak niteliktedir. Tüm okurlara öneriyorum.
Reis BeyNecip Fazıl Kısakürek · Büyük Doğu Yayınları · 20239,8bin okunma
Puan vermedi·162 syf.··
2026 70. kitabı
·
15 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 08:14
Perihan Mağden’in Ali ile Ramazan romanını okurken, beni en çok etkileyen şey anlatılan olayların sertliğinden çok, iki çocuğun hayata tutunma çabası oldu. Kitap boyunca aklımda sürekli şu düşünce vardı: İnsan sevgiye en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda, hayattan en ağır darbeleri alabiliyor. Benim için romanın merkezinde elbette Ali ve Ramazan vardı. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda başlayan hayatları, onları daha en başından büyük bir yalnızlığın içine itiyor. Buna rağmen birbirlerine kurdukları bağ, romanın en güçlü tarafıydı. Onların dostluğu zamanla sevgiye dönüşürken, bu ilişkinin ne kadar kırılgan ve aynı zamanda ne kadar gerçek olduğunu hissettim. Ali karakteri bana daha içe dönük, daha duygularıyla yaşayan biri gibi geldi. Ramazan ise hayatın sertliğine karşı daha asi ve daha öfkeli bir duruş sergiliyor. İkisi birbirinden çok farklı görünse de aslında aynı eksikliği taşıyorlar: ait olabilecekleri bir yer ve koşulsuz sevgi. Bu yüzden ilişkileri bana oldukça doğal ve inandırıcı geldi. Roman boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de, yazarın karakterleri acındırmaya çalışmaması oldu. Yaşadıkları haksızlıklar, şiddet ve dışlanmışlık zaten yeterince güçlü. Perihan Mağden bunları abartmadan anlatıyor ve bu yüzden etkisi daha da artıyor. Kitabı okurken sadece Ali ve Ramazan’ın hikâyesini değil, toplumun farklı olana karşı gösterdiği tahammülsüzlüğü de düşündüm. Roman, önyargının ve sevgisizliğin insan hayatını nasıl şekillendirebildiğini oldukça çarpıcı biçimde gösteriyor. Bence kitabın en güçlü yönlerinden biri de bu. Perihan Mağden’in dili sade ama duygusu yoğun. Bazı bölümlerde hiçbir büyük olay yaşanmamasına rağmen karakterlerin hissettikleri beni olaylardan daha fazla etkiledi. Bu da romanın gücünü yalnızca hikâyesinden değil, karakterlerinden aldığını
1000Kitap
Ali ile RamazanPerihan Mağden · Doğan Kitap Yayınları · 2010632 okunma
9/10
·174 syf.·
2026 146. kitabı
Yola Düşünce Demet Tezcan Demet Tezcan, kalemiyle okuyucuyu coğrafyalar arası bir seyahate çıkarırken aynı zamanda insan ruhunun derinliklerine doğru edebi bir yolculuğa da davet eden bir kalem. Benim için bu eser, yazarın üslubuyla kurduğum bağı perçinleyen ve 24 saat geçmeden okuyup bitirdiğim ikinci Demet Tezcan kitabı oldu. 174 sayfadan oluşan kitap, adeta bir çırpıda okunabilecek kadar akıcı, duru ve sürükleyici bir dile sahiptir. "Yola Düşünce", esasen klasik ve alışılagelmiş bir gezi yazısı olmanın çok ötesinde bir konuma sahiptir. Eser, seyahatname, yolname, deneme ve anı türlerinin iç içe geçtiği, edebi yönü kadar düşünsel ağırlığı da hissedilen derin bir "şahitlik" kitabıdır. Tezcan; Suriye, Lübnan, Pakistan, Cibuti ve daha pek çok İslam coğrafyasında bizzat tanık olduğu insani durumları, ümmetin çektiği acıları ve saklı kalmış hayat hikâyelerini, kendi içsel sorgulamalarıyla birleştirerek başarılı bir şekilde aktarıyordu. Özellikle Yahudiler ve işgalci İsrail rejimi hakkındaki tespitleri, siyonizmin coğrafyadaki yıkıcı etkilerini ele alış biçimi ve bu zulme karşı koyduğu net duruş, kitabın en güçlü ve tamamen katıldığım yönlerinden birini oluşturuyor. Ancak kitabın genel olarak takdir ettiğim bu başarılı anlatımının yanında, fikrî ve itikadi açıdan mesafe koyduğum, düşünce dünyamla uyuşmayan önemli noktaları da mevcut. Yazarın Şia dünyasına ve coğrafyasına karşı sergilediği aşırı hoşgörülü tutum, bu ekolden sürekli müspet bir dille bahsetmesi metnin geneline yansıyan belirgin bir tercih. Bu durumun en somut örneği, Ali Şeriati’nin mezarına yapılan ziyaretin anlatıldığı bölümde karşımıza çıkıyor. Yazarın, Şeriati'nin kabrini "sıradan fanilerin kabri gibi değil, sade ama mezarı da düşüncesindeki
Edebiyat
Yola DüşünceDemet Tezcan · Pınar Yayıncılık · 20119 okunma
Hastalığın Gölgesinde Umudın Işığı
Puan vermedi·112 syf.··
2026 2. kitabı
Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu eseri, yalnızca bir hastalık hikâyesi değil, aynı zamanda bir ruhun kendi varlığını sorgulama ve yeniden inşa etme çabasıdır. Safa’nın kişiliği, yaşadığı zorluklar ve bilgi birikimi bu eserde öylesine yoğun bir şekilde hissedilir ki, satır aralarında onun hem bir düşünür hem de bir gözlemci olarak varlığıyla karşılaşırız. Çocuk yaşta geçirdiği kemik hastalığı, bu romanın temelini oluştururken, Safa’nın kendi hayatındaki acıların edebiyata nasıl dönüştüğünü görmek, eseri daha da derin kılar. Bu yüzden romanı okurken yalnızca bir kahramanın değil, bizzat yazarın iç dünyasının sancılarına tanıklık ederiz. Safa’nın duruşu, Türk edebiyatında bireyin içsel çatışmalarını en gerçekçi biçimde yansıtan bir tavırdır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda bu duruş, “Bir gün bu ağrıdan kurtulacağım, ama hangi gün?” cümlesinde olduğu gibi, umut ile umutsuzluk arasındaki ince çizgide kendini gösterir. Yazarın diğer eserlerinde de benzer bir ruh hâlini görmek mümkündür. Örneğin Fatih-Harbiye’de Doğu ile Batı arasındaki kültürel çatışma, bireyin kimlik arayışını yansıtırken; Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda metafizik sorgulamalarla insanın içsel yolculuğu işlenir. Bu bağlamda Safa’nın eserlerinde ortak bir damar vardır: bireyin ruhunu, toplumun baskıları ve kendi içsel sancıları arasında sıkışmış hâlde resmetmek. Romanın dili ve üslubu, Safa’nın kaleminin en belirgin özelliklerinden biridir. Akışkan, sade ama aynı zamanda derinlikli bir anlatım vardır. Okur, kahramanın içsel monologlarını okurken adeta kendi zihninin kıvrımlarında dolaşır. Bu üslup, Safa’nın psikolojik çözümlemelerdeki ustalığını ortaya koyar. “İçimde bir şey kırılıyor, ama ne olduğunu bilmiyorum” gibi cümleler, hem bireysel bir sancıyı hem de evrensel bir insanlık hâlini dile
Dokuzuncu Hariciye KoğuşuPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 2022120,9bin okunma