Bundan yaklaşık on yıl kadar önceydi. Edebiyat öğretmenimizle bir dersimizde, edebi eserlerin toplum üzerinde yarattığı etki üzerine sohbet ediyorduk. Yerli edebiyatımızın en ilginç olaylarından biridir; Ahmet Mithat Efendi’nin gazetede tefrikalar halinde yayınladığı bir romanı mutlu sonla bitmeyince, halk gazetenin kapısına dayanıp, Ahmet Mithat Efendi’den romanın sonunu değiştirmesini ister. Baskılara dayanamayan Ahmet Mithat Efendi, eserin sonunu değiştirerek yeniden yayımlar. İstediği mutlu sona kavuşan halk, derin bir nefes alır. Yine Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu eseri yayımlandığı dönemde de eser etkisinde kalan pek çok kişi, yeni doğan kız çocuklarına Feride ismini verir, o yıllarda doğan kız çocukları arasında en popüler isim Feride olmuştur.
Dünya edebiyatındaki ilginç olaylara baktığımızda ise Werther örneğini vermişti öğretmenimiz. Goethe, Genç Werther’in Acıları’nı yayımladığı dönemde eser, tabiri caizse toplumda fırtınalar estirmiş, erkekler Werther akımına kapılıp, sarı yelek mavi pantolonla dolanır olmuş. Hatta pek çok genç Werther’in yaşadıklarıyla fazla özdeşim kurup intihar etmiş. Bu sebeple de bir dönem, eserin basımı durdurulmuş.
Bu beni o kadar etkilemişti ki, “Bu adam ne anlatmış ki insanlar o duygu seline kapılıp, intihara girişmiş?” düşüncesiyle ders çıkışı okul kütüphanesine koşup, Genç Werther’in Acıları’nı okumaya koyulmuştum heyecanla. Tabi o zaman, Goethe’nin o bohem tavrı, uzun uzun yaptığı doğa tasvirleri, sayfalardan akan buram buram romantizm bana fazlasıyla bayağı ve sıkıcı gelmişti. 1900 lerin sonuna doğru doğan bana göre, yaklaşık 250 yıl önce yazılmış bu “sevip de kavuşamama hikayesi” fazla abartılmıştı. Beni belki hüngür hüngür ağlatacak bir aşk hikayesi beklerken, tam bir hayal kırıklığına uğramıştım.
Ve aslında şu son bir