zeyneb

zeyneb
@duseyazan
okuduğum her kitapta resmen şahayane bir dünyaya ışınlanıyorum.
GENÇ WERTHER'İN ACILARI ÖZELİNDE GOETHE'Yİ ANLAMAK
9/10
·126 syf.·
2021 2. kitabı
Bundan yaklaşık on yıl kadar önceydi. Edebiyat öğretmenimizle bir dersimizde, edebi eserlerin toplum üzerinde yarattığı etki üzerine sohbet ediyorduk. Yerli edebiyatımızın en ilginç olaylarından biridir; Ahmet Mithat Efendi’nin gazetede tefrikalar halinde yayınladığı bir romanı mutlu sonla bitmeyince, halk gazetenin kapısına dayanıp, Ahmet Mithat Efendi’den romanın sonunu değiştirmesini ister. Baskılara dayanamayan Ahmet Mithat Efendi, eserin sonunu değiştirerek yeniden yayımlar. İstediği mutlu sona kavuşan halk, derin bir nefes alır. Yine Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu eseri yayımlandığı dönemde de eser etkisinde kalan pek çok kişi, yeni doğan kız çocuklarına Feride ismini verir, o yıllarda doğan kız çocukları arasında en popüler isim Feride olmuştur. Dünya edebiyatındaki ilginç olaylara baktığımızda ise Werther örneğini vermişti öğretmenimiz. Goethe, Genç Werther’in Acıları’nı yayımladığı dönemde eser, tabiri caizse toplumda fırtınalar estirmiş, erkekler Werther akımına kapılıp, sarı yelek mavi pantolonla dolanır olmuş. Hatta pek çok genç Werther’in yaşadıklarıyla fazla özdeşim kurup intihar etmiş. Bu sebeple de bir dönem, eserin basımı durdurulmuş. Bu beni o kadar etkilemişti ki, “Bu adam ne anlatmış ki insanlar o duygu seline kapılıp, intihara girişmiş?” düşüncesiyle ders çıkışı okul kütüphanesine koşup, Genç Werther’in Acıları’nı okumaya koyulmuştum heyecanla. Tabi o zaman, Goethe’nin o bohem tavrı, uzun uzun yaptığı doğa tasvirleri, sayfalardan akan buram buram romantizm bana fazlasıyla bayağı ve sıkıcı gelmişti. 1900 lerin sonuna doğru doğan bana göre, yaklaşık 250 yıl önce yazılmış bu “sevip de kavuşamama hikayesi” fazla abartılmıştı. Beni belki hüngür hüngür ağlatacak bir aşk hikayesi beklerken, tam bir hayal kırıklığına uğramıştım. Ve aslında şu son bir
Edebiyat
Genç Werther'in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe · Can Yayınları · 2018150,2bin okunma
Reklam
bir iç döküşle başlar belki diriliş
10/10
·160 syf.·
2020 29. kitabı
Yazdıklarım Sezai Karakoç’un kitapta ne anlattığından çok benim kitabı okuduktan sonra neler hissettiğime dair olacak. Bazı kitapları bitirdikten sonra doluyoruz, üzerine konuşmak istiyoruz ama bu çoğu zaman mümkün olmuyor. İstediğim gibi uzun uzadıya konuşamasam bile en azından kitaptan, yazarın anlattıklarından haberdar etmek, daha çok okunmasına teşvik etmek üzere bir şeyler yazayım istedim. Sezai Karakoç ile lise döneminde tanışmamdan bu yana üzerimde onun anlaşılırlığı zor bir yazar olduğu gibi bir algı vardı. İlk kez şiirleriyle tanıştırılmamız sebebiyle sanırım. Malum şiirleri oldukça sembolik ve anlam noktasında derindir. Düz yazıda tanışmam ise Samanyolunda Ziyafet kitabıyla oldu. Dili zorlayıcıdır belki, anlayamam diye korka korka başladığım kitabı büyük bir ilgiyle okumuştum. Devamındaki diğer kitaplar da öyle geldi. Bugün bitirdiğim İnsanlığın Dirilişi kitabı ile ise Karakoç bende daha doğru bir tanımla yerini almayı başardı. Ne geç kalmışız dedim her paragrafta. Nasıl yanlış tanımışız, nasıl tanıyamamışız biz yazarlarımızı… Sezai Karakoç okurken beynimde kazı işlemi yapılıyor gibi hissediyorum. Sanki birileri beynimi açıyor ve içine kürek kürek bilgi yüklüyor. Her bölümde yazara hayranlığım kat be kat artıyor. Biz onu hep dindar bir yazar olarak tanıdık. Sadece dindarlığıyla tanıdık belki. Kimi için sadece Monna Rosa’nın şairi o. Kimi için diriliş bayraktarı. Kimi için de dincilerin şairi işte, ne olacak kişisi. Hepimizin Karakoç’u görmek istediğimiz yerden gördüğümüzü düşünüyorum. Oysa karşımızda kendini her manada geliştirmiş bir aydın, harika bir gözlemci, entelektüel kelimesinin karşılığını kendinde toplayan bir yazar var. Dindar olmasının ardını göremediğimiz, sanattan, felsefeye, bilimden, teolojiye, edebiyattan tarihe öyle bir donanıma sahip ki
Felsefe
İnsanlığın DirilişiSezai Karakoç · Diriliş Yayınları · 20238,1bin okunma
evsiz yüreklerden selam ile!
7/10
·120 syf.·
2020 25. kitabı
Birkaç hafta önce Havva Öztin Akarsu ın öykü etkinliği paylaşımını görünce, “Canıma minnet, ben de varım.” diyerek atılmıştım. Sonrasında tabii “Ne okusam?” sorusu zihnimde dolanırken, kitaplığımda bekleyen onlarca öykü kitabı davetkarca göz kırpıyordu yüzüme yüzüme. Bunlar arasında bakışlarımızın kesiştiği kitap ise Gülhan Tuba Çelik’in Evsizler Şarkı Söyler’i oldu. Gülhan Tuba Çelik, bir süredir adını muhtelif edebiyat dergilerinde gördüğümüz yazarlardan biri. Yazıya önce şiirle başlayıp, öyküyle devam etme yoluna gitmiş. Bununla beraber, yazdığı birçok kitap tanıtımı ve eleştiri yazılarıyla da edebiyat dergilerindeki yerini sağlam tutacağa benziyor. Yazarın ayakları yere basarak okura seslendiği ilk öykü kitabı ise Evsizler Şarkı Söyler. Bir kitap dosyası oluşturmak kadar, kitabın ismini belirlemenin de çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Evsizler Şarkı Söyler, içinde barındırdığı kısa öykülerle hangi dünyalara misafir olabileceğimizi fısıldıyor kulaklarımıza. Burada yazarın kitap ismini seçme konusunda doğru bir tercih yapmış olduğunu söyleyebiliriz. Çelik’in kahramanlarını ise daha çok evsizler, dünyada evi olsa o evde varlık bulamayanlar, obsesif takıntıları olanlar, hayatın hızına yetişemeyip bir köşeye sinenler, hayatın hızına yetişirken varoluş amacını kaybedenler, yaşamı boyunca hem duygusal hem fiziksel istismara uğrayanlar, özetle; varlığı görmezden gelinen kimseler oluşturuyor. Yazar iyi bir gözlem gücüyle onların hayatlarına ayna tutarak adeta “Siz buradasınız, gerçeksiniz. Ben sizi görüyorum. Sahipsiz de değilsiniz. Yüreğim yüreğinizle bir.” demek istiyor. Hikayelere hakim olan temel duygu ise öfke ve peşinden gelen öç alma dürtüsü. Kitap, başta kitabın ismine de ev sahipliği yapan Evsizler Şarkı Söyler öyküsüyle okura kapılarını açıyor. Anadolu’nun bir
Edebiyat
Evsizler Şarkı SöylerGülhan Tuba Çelik · İz Yayıncılık · 2018132 okunma
bazen az, her şeye yetecek kadar çoktur.
10/10
·208 syf.·
2019 90. kitabı
Artık kitap okuma işini de hayatımın benle akan bir parçası haline getirmemden midir, yoksa beni yazmaya itecek denli heyecanlandıracak bir kitapla karşılaşmamamdan mıdır bilmem. Uzun süredir inceleme yaz(a)mıyorum. Çoğu şey gibi yazmak da bir yerden sonra türlü bahanelerle bendeki büyüsünü yitirdi sanırım. Ancak bu kitabı okuma sürecimden bu yana içimde bir şeylerin değiştiğini hissediyorum. Heyecanlandım. Bu duyguyu öyle özlemişim ki. Bir şeyler, bu kitapta anlatılanlar bende; yaşama, hayata bakışıma, hayat gayeme dair bir noktaya dokundu. Tabiri caizse dürtüldüm. Öyle ki dünden bu yana kafamda milyon fikir dönüp durmakta ve içimde delicesine bir anlatma, heyecanımı paylaşma isteği fokurdayıp duruyor. Şimdi kitabın adını duyunca ister istemez aklınızda şöyle bir düşünce belirecek: “Okulsuz Büyümek? Ee yani? Bu, yüksek ihtimalle var olan eğitim sistemine burun kıvırıp çocuğunu Erkin Koray gibi okula göndermeyen ve evde eğitimi tercih eden birinin, var olan sistemi yerip kendi ideal düzenini ballandıra ballandıra anlatarak bolca yargı dağıtan pek çok sistem eleştirisi kitaplardan birisidir işte. (Ne uzun cümle kurmuşum:) ) İşte bu tam olarak doğru değil. Doğru ama eksik, eksikliği fazlaca bir doğru. Kitap, var olan sistemin şahısları yarış atına çevirdiği düzene, tamamen kişisel haz ve hırslarla donanmış bu dünyaya “bundan kötüsü olamaz” diyerek ve tası tarağı toplayıp kırsala yerleşen bir çiftin hikayesini Ben Hewitt’in kendi dilinden anlatıyor. Aslına bakarsak bu tam olarak ne eğitim kitabı ne bir hikaye ne bir günlük ne de bir biyografi. Hepsinden biraz biraz katarak kurduğu ve yaşadığı hayata dair gözlemlerini anlatıyor yazar. Hewitt öyle güzel bir dil yakalamış ki onun paylaştığı bu samimi atmosfere bir anda çayınızı kahvenizi kapıp ortak oluveriyorsunuz.
Eğitim
Okulsuz BüyümekBen Hewitt · Sinek Sekiz Yayıncılık · 2017285 okunma
7/10
·208 syf.·
2019 50. kitabı
Pencereden, Güray Süngü’nün Dördüncü Tekil Şahıs’tan sonra yazdığı, benim ise Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’ndan sonra okuduğum ikinci romanı. Güray Süngü, çok genç yaşlarda yazı işlerine girmiş bir yazar. İlk romanı olan Dördüncü Tekil Şahıs’ı yirmi iki yaşında yazmış. Ancak bunu bir yayınevine kabul ettirip, yayınlatması sekiz yılı bulmuş neredeyse. Bu süreçte yazmayı bırakmamış. Pencereden, onun bu sekiz yıllık arayış sürecinde yazdığı ikinci eser. Ki bu iki romanın yayınlanması da aynı yıla, 2006 yılına tekamül ediyor. Yazarı, dergilerde yayınlanan öykü ve deneme yazılarından tanısam da romanlarıyla tanışmam çok yakın bir zamanda oldu. Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’nın bende bıraktığı intiba öyle güzeldi ki, tüm eserlerini okumam gerektiği düşüncesi o zaman yerleşti kafama. Şu sıra da bu niyetimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. Kronolojiye göre okumam gereken ilk eser Dördüncü Tekil Şahıs kitabı. Ancak kitabın hacmi ve katıldığım bir söyleşisinde yazarın kendi eleştirisini de göz önünde bulundurarak -“Şu an Dördüncü tekil Şahıs’ı yazmak isteseydim yüksek ihtimalle bu 150 sayfayı geçmeyecek bir eser olurdu.” demişti. Ben de bu kronolojik okumaya Pencereden ile başlamak istedim. Yazar, hikayeyi görünür bir gerçekliğe oturttuğu “pencere” metaforuna yaslayarak, başkarakter olan Ayhan’ın dünyası üzerinde şekillendirmiş. Ve biz bu hikayeye yazarın bize açtığı pencere kadarıyla dahil olabiliyoruz aslında. Sadece o pencereden gördüğümüz kadarıyla Ayhan’ı tanıyabiliyoruz. Ayhan, dışarıdan bakıldığında anne babasına dahi “siz” diye hitap edebilecek kadar kibar, saygılı, titiz, çalışkan, varlıklı ve yakışıklı diyebileceğimiz bir insan profiline sahip. Fakat pencereden içeri bakarsak; sessiz, nahif, -yazarın deyimiyle hiç kimseyi, kendi kemiklerinden başka kimseyi
PenceredenGüray Süngü · İz Yayıncılık · 2018722 okunma
Reklam